koookle
52 Takipçi | 216 Takip
27 10 2008

Güvenlik Müsteşarlığı'ndaki tuzaklar


Yusuf GEZGİN

 

Terör olaylarındaki artış ve Dağlıca, Aktütün gibi baskınlar TSK’nin terörle mücadelesini sorgulanır hale getirdi. Verilen şehitler üzerine, terörle daha etkili mücadele edilebilmesi ve koordinasyon sağlanabilmesi için “Güvenlik Müsteşarlığı” kurulması gündeme geldi.

 

Hükümetin çalıştığı projeye askerlerin de sıcak baktığı ifade ediliyor. Başına sivil bir görevlinin atanması beklenen müsteşarlık, sivilleşme ve demokratikleşme adımı gibi görünüyorsa da, sürprizlere gebedir. Askerlerin de destek verdiği bir proje olması beni endişelendiriyor.

 

Kendilerini, ülkenin gerçek sahipleri olarak gören askerler, her konuda söz sahibi olma kararlılığından hiç vazgeçmemişlerdir. Üzerinden 28 sene geçmesine rağmen, 1980 ihtilali sonrası yapılan düzenlemeler hala demokratikleşmenin önünde engeldir. 28 Şubat sürecinde askerin baskın rolü yeniden tahkim edilmiş; Emniyet zayıflatılmış; toplum, bürokrasi ve yargı militer anlayışa teslim olmaya zorlanmıştır. Son iki yılda yaşadığımız krizlerin tamamı militer zihniyetin ürünüdür.

 

Asker üzerinden konumlarını koruyan, nemalan kesimler epeydir demokratikleşmeden rahatsızdırlar. Emniyetin provokasyonları önlemesi, suçluları yakalaması, huzuru bozan eylemleri deşifre etmesi bunları fazlasıyla gerdi. Ergenekon operasyonlarında ortalığa saçılan karanlık eylemler, organizasyonlar Emniyeti bunların hedefi haline getirdi. Bir şekilde bunu halletmeli, Emniyeti ve sivil güçleri yeniden ülkenin gerçek sahipleri(!) karsısında diz çöktürmeliydiler. Demokrat(?) iktidara ve AB surecine rağmen militer zihniyet mevzilerini terk etmemeye, kazanımlarını tahkim etmeye gayret ediyordu. Yasal düzenlemelere bir şekilde nüfuz edip; tuzak ifadeler, yoruma açık maddeler sokmaya çalışıyordu.

 

Bu günlerde Güvenlik Müsteşarlığı’nın kuruluşu ve işleyişi ile ilgili toplantılar, tartışmalar yapılıyor. Hükümetin ve sivil güçlerin bu ülkede salt hukuki düzenlemelerle meselelerin çözülmediğini bilmesi gerekiyor. Türkiye’de uzunca süredir güya hukuken Jandarma ve Sahil Güvenlik İçişleri Bakanlığına bağlıdırlar ve bütçelerini İçişleri Bakanlığı üzerinden almaktadırlar. Ama İçişleri Bakanının, müsteşarının veya valilerin bu kurumlar ve personeli üzerinde hemen hiçbir etkisi yoktur. Bilakis bu kurumların personeli bakanları(nı), müsteşarları(nı), valileri(ni) kaymakamları asker namına fişlemekte, takip ve tarassut etmektedir. Hukuken iç güvenlik birimi gibi görünen bu iki birim bütünüyle TSK kontrolündedir.Komutanları Deniz veya Kara kuvvetlerinden atanmaktadır. Personeli asker kişilerdir. Kağıt üzerinde içişleri bakanına bağlıdırlar ama bilgileri TSK’ne akıtmakta, talimatları oradan almaktadırlar.  Sivil otoriteye bağlı görünmelerine rağmen, militer zihniyetin toplum içindeki eli, ayağı, gözü, kulağı görevini görmektedirler.

 

Güvenlik Müsteşarlığı adı altında; “başarıları göz kamaştıran”, verimli bir iç güvenlik hizmeti veren EGM ile; çokta başarılı olmayan, uygulamaları tartışılan bu kurumlar aynı havuzda toplanmak istenmektedir.

 

Giderek asker etkisinden çıkan ve sivillerin etkisine giren MİT’in de bu havuza alınmak istendiği söyleniyor. Son yıllarda militer zihniyetin MİT’den de rahatsızlık duyduğu ve bu kurumu da eskiden olduğu gibi kontrolünde tutmaya özendiği bilinmektedir. Kanaatimce MİT’in iç istihbarat yetkisi elinden alınmalı, kurum gelişmiş ülkelerde olduğu gibi sadece dış istihbarata münhasır hale getirilmelidir. Güçlü bir devlet için, güçlü dış istihbarat ve karşı istihbarat çok önemlidir. Asker etkisinden kurtuldukça başarısı ve etkinliği artan MİT’in yeniden asker mihverine girmesine neden olacak adımlardan, tuzaklardan ısrarla kaçınmak gerekir. Eğer bir Güvenlik Müsteşarlığı kurulacaksa buranın altına sadece iç güvenlik birimlerinin alınması; Genelkurmay’dan ve MİT’den gerektiğinde destek alınması daha tutarlı bir yoldur. Genelkurmayın, Jandarmanın ve Sahil Güvenliğin olduğu böyle bir müsteşarlığın zamanla asker etkisine girmesi mümkündür.

 

Eğer güvenlik müsteşarlığı altında mezkûr kurumlar toparlanacak ve bir istihbarat havuzu oluşturulacaksa; hukuken ve fiilen Jandarma ve Sahil Güvenlik TSK’dan koparılmalı, Sicil ve özlük hakları açısından bütünüyle sivil otoritelere bağlanmalıdır. Personeli sivillerden oluşmalı,  askeri eğitim alan personel tedricen tasfiye edilmelidir.

 

Böyle olmaması durumunda, müsteşarlık İçişleri Bakanlığına veya Başbakanlığa bağlı olsa, başında sivil bir muhatap bulunsa bile, zaman içinde bu yapıda askerler baskın hale gelecektir. Şu anda sivil otoritelerin emrinde bulunan ve başarılı işler çıkaran EGM de militer zihniyetin etkisine girebilecektir. Müsteşarlık imkânlarından ve istihbarat havuzundan sivil otoritelerden öte askeri birimler yararlanacak, emniyetin istihbarat birikimi de askerlere akacaktır.Böyle bir yapıda, demokratikleşmeye ve sivil yönetimlere tehdit oluşturanErgenekon tarzı derin örgütlerle mücadele imkânı kalmayacaktır. Zaman içinde Emniyet etkisizleştirilecektir.  Askere amade bir hükümet gelmesi veya olağanüstü bir dönem yaşanması durumunda, Güvenlik Müsteşarlığı demokratikleşmenin önündeki en büyük engel, militer zihniyetin güçlü bir kurumu olacaktır.

 

Güvenlik Müsteşarlığı kurulacaksa, mutlaka Jandarma ve Sahil Güvenlik sivilleştirilerek bu yapının altında toplanmalı, Genel Kurmaya ait birimler yapının dışında tutulmalıdır. Başına da dirayetli, demokrat, hukuk bilen, dünyayı tanıyan birisi getirilmelidir.

 

Ama bana sorarsanız Güvenlik Müsteşarlığına veya yeni karmaşık düzenlemelere hiç gerek yok. Eğer Jandarma ve Sahil Güvenlik TSK kontrolünden çıkarılır, Mülki amirlerin emrine verilirse; hem koordinasyon sağlanmış, hem de tehlikeli ihtimallere kapı aralanmamış olur.

 

Bir şeyler yapayım derken hükümet beklemediği goller yiyebilir, militer güçlere yeni hareket alanları açabilir.

 

*                     *                      *

Başbakanın Aktütün’le ilgili belgeler konusunda komutanları koruyan, medyayı suçlayan bir yaklaşım sergilemesi herkes tarafından yadırganmıştır. Başbakan yanlış yapmıştır. Bir kurumu (TSK) korumak; suçluları, hatalıları korumak değildir. Başbakanın tavrı “bir şeyleri örtbas etme” ve “bazı güçlerden tırsma” şeklinde okunmuştur.

 

Başbakan Kasımpaşalılığını “doğru yerde” kullanmasını öğrenmelidir.

27 Ekim 2008 Pazartesi

34
0
0
Yorum Yaz