Osmanlı'dan sonra örülen duvarlar yıkılıyor

Yusuf GEZGİN
 

20. Yüzyıl imparatorlukların dağıldığı bir asır olmuştur. Bu dönemde Osmanlı Devleti ile birlikte Avusturya Macaristan imp. Britanya imparatorluğu dağılmıştır. Yüzyılın sonunda bir imparatorluk olarak kabul edilebilecek Sovyetler birliği dağılmıştır. Büyük toprak parçalarını terk etmek ve küçülmek zorunda kalan Britanya imparatorluğu çekildiği ülkelerle, toplumlarla ortak paydalar, ekonomik birlikler, siyasi paktlar oluşturarak küçülmüştür. “Commun Wealt” denilen birlikte 50 kadar eski İngiliz sömürgesi ülke vardır ve İngilizlerin bu ülkelerle ilişkileri devam etmektedir.

İngiltere, eski sömürgeleriyle Londra-İngiltere odaklı sağlam ağlar kurarak; sömüren-sömürge ilişkisini gevşek şekilde sürdürmektedir. Ayrıca Britanya imparatorluğu kraliyet ailesini ve İngiliz aristokrasisini korumuş, bunları bahse konu ülkelerin saygı duyduğu, ortak payda haline getirmesini bilmiştir. Bu gün İngiliz Kraliyeti 50 ülkede saygı ve kabul görür, merasimleri izlenir. Yani İngilizler imparatorluğu, dezavantajlarını asgariye indirerek, pek çok imkan ve avantajını koruyarak, kontrollü bir şekilde  tasfiye etmişlerdir.

1990’larda dağılan Sovyet imparatorluğu dahi aynı yolu izlemiştir. Eski hâkimiyetindeki ülkeleri, siyasi-ekonomik bir birlik olarak BDT adı altında korumaktadır. Moskova eski Sovyet ülkelerinin yüzünü döndüğü, siyasi ekonomik kültürel işbirliği içinde olduğu en önemli başkenttir. Hala insanlar Rusya’ya, Moskova’ya gezmeye okumaya, ticarete giderler. Orta Asya ülkeleri sahip oldukları doğal kaynaklara, petrole, zenginliğe rağmen, önemli siyasi kararlarda Moskova’ya kulak verirler. Atacakları her adımda Moskova denklemini dikkate alırlar.

Yani Osmanlı devleti dışındaki İmparatorluklar yumuşak ve kontrollü bir geçişle dağıtılmıştır. Vasi ülkelerin avantajları, baskın rolleri, kültürel, siyasi, ekonomik etkileri korunmuştur. Oysa Osmanlı devleti kolları uzuvları parçalanarak dağıtılmıştır. Bir daha bir araya gelemeyecek şekilde nizalar kavgalar, sınır anlaşmazlıkları içinde bırakılarak yıkılmıştır. Türkiye ile diğer devletlerarasındaki siyasi, ekonomik, kültürel tarihi, bütün bağlar vahşice parçalanmıştır. Her bir ülke bir pakta savrulmuş, başka güçlerin hâkimiyet alanına sokulmuştur.

 Türkiye Cumhuriyeti eski bütün akrabalıkları, bağları, ilişkileri kopararak reddi mirasta bulunmuş; 1000 yılda oluşan bütün avantajları bir kalemde silip atmıştır. Dahası Türkiye ile Osmanlı bakiyesi devletler, toplumlar arasına anlaşmazlıklar husumetler sokulmuştur.

“Devleti Aliye” geniş bir coğrafyaya uzun süre hükmeden, batıya doğru fetihler yapan, batılılara üstünlük kuran bir devlettir. Türkler Anadolu’ya gelene kadar, Anadolu batı medeniyetinin parçasıydı. Daha önce Güneydoğu Anadolu bölgesi İslamiyet’le tanışmış ise de, Anadolu’nun İslamlaşması Selçuklular dönemindedir. Önce Anadolu, sonra Balkanlar; ta Avrupa içlerine kadar İslamiyet Türkler vasıtasıyla girmiştir. Batıdaki Rönesans’ı tetikleyen olaylar arasında Endülüs medeniyeti ve İstanbul’un fethi önemli bir yer tutmaktadır.

 Endülüs, bilim ve sanatta batı medeniyetini etkisi altına almış; batının bu günkü bilimsel, felsefi gelişmesine zemin oluşturmuştur. Doğu Roma’nın düşmesi ve Osmanlının batıya doğru yürüyüşü Hıristiyan batının toparlanmasına ve siyasi birlikler kurmasına vesile olmuştur. Bu fetihler ve seferler, batılıların şuuraltında, bu gün de devam eden “Türk korkusu”nun yerleşmesine neden olmuştur. Kanuni’nin Manş Denizine kadar (geçici de olsa) bütün Avrupa’da at koşturması Türk korkusunun zirveye çıkmasına neden olmuştur. Dişlerimizin sökülmüşlüğüne, onlara benzeme çabasıyla telef olmamıza rağmen, batılılar hala “Türk korkusu”nu üzerlerinden atamamışlardır.

Batı dünyasında oluşturulan ve sürekli beslenen Türk ve İslam düşmanlığı, zaman içinde nefrete dönüştürülmüştür. Batı güçlendikçe bu nefreti Türkleri Avrupa’dan, hatta Anadolu’dan atma hevesine dönüştürmüştür. Endülüs’ün 8 asır sonra, kurduğu yüksek medeniyete rağmen, Avrupa’dan atılması; Avrupa içlerine kadar yerleşmiş Türkler içinde benzer emellerin gelişmesine neden olmuştur. Rönesans’la bilim ve sanatta öne geçen, reformla kilisenin zincirlerinden kurtulan batılılarda, “Türkleri ve İslam’ı Avrupa’dan sürme” düşüncesi giderek güçlenen bir ideal haline gelmiştir. Osmanlının kurmuş olduğu medeniyet, mimari, birlikte yaşama anlayışı görmezden gelinerek, batılı nesillere “skolâstik” bir husumet aşılanmıştır. Osmanlı devleti coğrafi keşiflerden sonra dünyadaki gelişmelerin gerisine düşmüş, sanayi inkılâbıyla yarıştan tamamen kopmuştur.

 17. yüzyıldan sonra, batı karşısında güçlü bir devlet değil, batıya muhtaç, onu taklit ederek ayakta durmaya çalışan bir “hasta adam”dır. Çöküş dönemi boyunca Osmanlının parçalanması ve yutulması hep gündemdeydi. Ancak büyük devletlerin rekabeti, paylaşımda anlaşamamaları, aç gözlülükleri bu “hasta adam”ın ömrünü uzatmıştır. Ne var ki batılılar Türkleri ve İslam’ı Avrupa’dan sürme arzusundan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir.

Birinci Dünya savaşına kadar Osmanlının kolu kanadı budanmış, pek çok toprağı işgal edilmişti. Savaş sonunda Almanya ile birlikte mağlup devletlerarasında yer alması, yüzyıllardır hayali kurulan “Türkleri Avrupa’dan sürme” projesine zemin oluşturmuştur.

 Birinci Dünya Savaşı’na kadar İttihat ve Terakki iktidarı balkanlardaki topraklarımızın önemli kısmını kaybetmeyi başarmıştı. Osmanlının son asrı, Avrupa’da yaşayan Müslümanlar açısından katliamlar, sürgünler, savaşlar ve göçler asrıydı. Avrupa Türkleri-Müslümanları müthiş çileler çektiler, acılar yaşadılar. Avrupa’da, Balkanlarda yaşanan her mağlubiyet sonrası yüz binlerce, milyonlarca Müslüman-Türk son sığınak Anadolu’ya yığıldılar. Kafkaslardan, balkanlardan insanlar katar katar Anadolu’ya yöneldiler.

Birinci Dünya Savaşı’nda bizimle birlikte mağluplar arasında sayılan Almanların, Avusturyalıların sadece sakalları kesilmişti. Ama bizim elimiz ayağımız budanmış, vücut bütünlüğümüzle oynanmıştı. Ruhumuza kezzap dökülmüş, kimlik ve karakterlerimizle değiştirilmeye çalışılmıştı. Kısacası, 1. Dünya Savaşı batılı hasımlarımıza, yüzyılların kinini, düşmanlığını kusma ve birikmiş intikamlarını alma fırsatını vermişti. Dört milyon kilometre karelik coğrafyadan Anadolu yarımadasına hapsedildik. Avrupa’daki Türk-İslam varlığına, medeniyetine, eserlerine sistematik bir imha projesi uygulandı. Sadece insanlarımız değil, Avrupa’nın her yerine serptiğimiz çil çil kubbeler, medeniyetimizin alameti hanlar hamamlar, kervansaraylar şuurlu bir şekilde imha edildiler. Endülüs’te olduğu gibi, Türkler bir avuç Trakya toprağı hariç Avrupa’dan sürülmüştü. Anadolu’dan sürülme işi ise bir sonraki operasyona kalmıştı! Bu gün, bırakın 1. Dünya Savaşı’nı, 2. Dünya Savaşı’nda yerle bir olan, milyonlarca vatandaşını kaybeden, şehirleri harabeye dönen ülkeler bile yeniden ayağa kalktılar.

Peki, biz 2. Dünya Savaşı’nı yaşamadığımız halde neden hala yerlerde sürünmekteydik?

Diğer mağlup devletlere bazı süreli rezervler konmuş iken; Osmanlı devletinin ruhunu ve bedenini ayakta tutan temel dinamikler yerle bir edildi. Beynimiz ve sinirlerimiz kontrol altına alındı. Hafızamıza format çekildi. Bizi biz yapan değerler hafızamızdan silindi. Bütün akrabalıklarımız tahrip edildi. Bir kimlik ve kişilik bunalımına itildik. Kendimiz olmaktan çıkarıldık. Yönümüz kendi değerlerimizi inkâr, tahkir bahasına batıya çevrildi. Ama batının sadece kirli yönü, yaşam tarzı dikte edildi bize. Kılık kıyafetini aldık, kültür değerlerini devşirdik; ama batının bilimsel mantığı, araştırma azmi bize intikal etmedi, ettirilmedi.

Kurtuluş Savaşı’nı, Anadolu insanının son kükreyişini küçümsemek için demiyorum; ama sanki bir projenin, bir gizli anlaşmanın gereği olarak bu topraklar bize devredildi. Biz kurtuluş savaşında sadece Yunanlılarla savaştık. İngiltere, Fransa, İtalya gibi güçlü ülkeler savaşmadan çekildiler. Belki de bu milletin tükenmiş halinin bile neler yapabileceğini Çanakkale’de gördükleri için, savaşmak yerine anlaşarak çekilmeyi yeğlediler. Ama çekilirken bizim canımıza okuyarak, ruh yapımızı allak bullak ederek, sinirlerimizi birilerine teslim ederek, hafızamıza “ful format” çekerek ayrıldılar.

Osmanlıyı yıkanlar, hasta adamın sadece bedenini parçalayıp paylaşmadılar, ruhunu da teslim aldılar. Tarihiyle, kültürüyle, diliyle, inançlarıyla arasına surlar ördüler. Türk milletinin ruhuyla bedenini birbirinden ayırarak, her birini ayrı bir dağın arkasına attılar. Bizi kendi içimize kapattılar. Enver Hoca’nın bir ara Arnavutları uyuttuğu gibi, bütün dünyanın; ama özellikle dün aynı bayrak altında beraber yaşadığımız kardeşlerimizin bize “en büyük düşman” olduğunu anlattılar.  “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” dediler, ama dünyada yaşayan diğer Türklerle de irtibatımız kestiler. Onlarla ilgilenme kanallarını tıkadılar. Orta Asya Türklüğü bir tarafa, daha dün beraber olduğumuz Avrupa’da, Balkanlarda, Kafkaslarda, Irak’ta, Suriye’de yaşayan Türkleri de hiç hatırlamadık. Çektikleri zulümleri işkenceleri görmezden geldik. Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” sözünü, “dünyaya gözümüzü kapatmak” olarak algıladık. Köpeklerimize “Arap” adı verdik, “ne Şam’ın şekeri ne Arabın yüzü” diyerek Arapların yüzünü görmeye bile tahammülsüz hale getirildik. Arapların bizi nasıl arkadan vurduklarını nesilden nesile anlatarak duvarları pekiştirdik. Uzun sınırlara ve yüzlerce yıllık ortak geçmişe sahip olduğumuz Irak, Suriye gibi ülkelere hep sırtımızı döndük. Avrupalılar bu ülkelerle çatır çatır ticaret yaparken, bu ülkeleri sömürürken; biz, “bir şey bulaşır!” korkusuyla uzak durmaya çalıştık. Bu ülkelerde yaşayan milyonlarca Türk’ü, Çerkezi, Kürdü de Arap düşmanlığına feda ettik. Eski coğrafyalarımızla her türlü diyalogu kopardık, akrabalıkları unuttuk. Ortak bir medeniyetin çocukları olduğumuzu görmezden geldik. Hatta onlarla aynı değerleri ve medeniyeti paylaşıyor olmaktan utanç duyduk! Beyrut’a, Bağdat’a, Şam’a, Kahire’ye, İskenderiye’ye, Sana’ya Paris ve Londra üzerinden ulaşır olduk. Libya’yı, Cezayir’i ve diğer kuzey Afrika ülkelerini Fransa’nın, İtalya’nın veya İngilizlerin insafına terk ettik. Son yüzyılda hem kendi değerlerimizle, hem de kardeşlerimizle aramıza aşılmaz duvarlar inşa edildi ve biz bu duvarların suni olduğunu fark edemedik, uzun yıllar yıkılması gerektiğini düşünemedik.

Osmanlıdan ayrılan ülkeler bir süre sömürge olarak kaldılar; sonra bağımsızlıklarını aldılar(?). Ama onlara da benzer operasyonlar yapılmıştı. Onların da hafızalarına format çekilmiş, Osmanlı “sömürgeci” olarak tanıtılmış, okullardaki ders programlarına kadar, her fırsat “bizi birbirimizden ayırmak için” kullanılmıştı. Dört asır Osmanlı hâkimiyetinde kaldığı halde, kendi kültür ve değerlerini koruyan bu ülkeler, batı sömürgesinde yaşadıkları deformasyonu bırakıp; Osmanlıyı sömürgeci, işgalci olarak görmeye başlamışlardı. Bu ülkelerin hepsinin yüzü batıya döndürülmüş, eğitimlerini batıdan almaya başlamışlar, ticaretlerini bütünüyle batıyla yapar olmuşlardı. Bizim onlara karşı kodlandığımız gibi, onlar da bize karşı şartlandırılmışlardı.

Gerek Ortadoğu’da, gerekse balkanlarda “Osmanlı düşmanlığı” bir “ulus devlet inşa aracı” haline getirildi. Dört-beş asır ortak ve problemsiz yaşadığımız, baskın bir hâkimiyete rağmen varlıklarına, dinlerine, dillerine müdahale etmediğimiz milletler bize düşman edildi. Bu gün hala, Balkanlar ve Kafkaslar gibi, diller ve ırklar mozaiği olan daracık coğrafyalarda, Osmanlının onları koruyan hoşgörüsünü konuşmak yerine, bizim üzerimizden kimlik ve tarih bilinci oluşturulmaya çalışılmaktadırlar. Kimlik inşasında ihtiyaç duydukları “düşman”, “sömürgeci”, “işgalci” vs. olarak bizi sunmaktadırlar nesillerine.

Yani Osmanlı sonrası Osmanlı bakiyesi ülkelerin her biri ayrı birer adacık haline getirilmiş, yüzlerce yıllık birliktelikleri, ortak değerleri, tarihleri silinerek yüzleri batıya çevrilmiştir. Bu gün ileri demokratik ülkelerde (İngiltere, Hollanda, Belçika vs) bile var olan ve eski sömürgelerle diyalogda yararlanılan, toplumsal bütünlüğü sağlama adına fonksiyonları olan “sembolik bir saltanat” veya “saltanatsız hilafet” bile bırakılmamıştır bize. Geçmişe ait ne varsa yerle bir edilmiştir. İslam dünyasının başı hükmünde olan Osmanlı devleti parçalandıktan sonra, bütün uzuvların birbiriyle koordinasyonu koparılmış, vücut bütünlüğü bozulmuş, organlar birbirine hasım hale getirilmiştir. Ardından tarihimizle, kültürümüzle, inanç dünyamızla, geçmişimizle, akrabalarımızla aramıza aşılması zor duvarlar örülmüştür.

Son yıllarda bu duvarlar aşılmaya, milletimiz yeniden hafızasını kazanmaya, köklerine dönmeye, akrabalarıyla yakınlaşmaya başlamıştır. Yani yüz yıl önce yapılan büyünün etkisi kaybolmaya, (suni) duvarlar yıkılmaya başlamıştır. Bu durum tezgahlarını “düşmanlıklar” üzerine kurmuş içteki ve dıştaki kesimleri rahatsız etmektedir.  

Türkiye yeniden aktör olmaya, komşularıyla iyi ilişkiler geliştirmeye, bağımsız politikalar uygulamaya, ticaretini artırmaya ve çeşitlendirmeye başlamıştır. Türkiye’nin hafızasını kazanmaya başlaması, geçmişini ve akrabalıklarını hatırlaması, asli kimliğine dönmesi sevindiricidir. Ancak dün bize operasyon yaparak hafıza kaybına, sinirlerin felce uğramasına neden olanlar; bu dirilişin olmaması için pek çok şeyi deneyecektir.

Türkiye’nin açılımlarından Türkiye’deki derin sistemin dıştaki kurucuları, içerideki Trojenleri (Beyaz Türkler, Kripto Ecnebiler), taşeronları (Ergenekoncular) ve bazı kurumsal yapılar rahatsız olmaktadırlar. Bu kesimler koro halinde: “Türkiye’nin batıdan uzaklaştığını”, “Hamaslaştığını” vs. söyleyerek yaslandıkları, arkasına saklandıkları duvarları korumaya çalışmaktadırlar.

Artık sınırlarımızın içinde ve dışında oluşturulan suni duvarlar yıkılmaktadır. Duvar ustaları (masonlar ve ağababaları) ve duvarlardan nemalananlar panikteler…

25 Şubat 2009 Çarşamba
www.aktifhaber.com

Yorum (2) Yorum yaz!

Yukarı

"PKK Ergenekon'un İkizidir"

Yusuf GEZGİN
  

Türkiye’nin derin kodlarına hükmeden ucu dışarıda gayrı milli yapılar, ülkemiz üzerindeki inisiyatifi kaybetmemek için, birbirine zıt görünen farklı yapılara yatırımlar yapmışlar…

Ergenekoncuların sıkıştığı ve kamuoyu tarafından sorgulandığı bir dönemde, öbür yakada hizmet veren kardeşleri imdada yetişiyor. PKK ve aveneleri konjonktür Kürt haklarından yana eserken; havadan sudan bahaneler ileriye sürüp ortalığı karıştırıyorlar, huzuru bozuyorlar… 

“PKK Ergenekon’un İkizidir” sözünü ben söylemiyorum. Bu söz, yıllarca PKK saflarında bulunmuş, sonra da “vatan için!” JİTEM tarafından karanlık ve karışık işlerde kullanılmış Abdülkadir Aygan’ın itiraflarıdır.

Taraf Gazetesinden Neşe Düzel’e verdiği mülakatta da benzer iddialarını sürdüren eski PKK’lı ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan, PKK ve JITEM tarafından yıllarca kullanıldığını, Ergenekon davasında yargılanan pek çok kimseyle beraber çalıştığını ve ifade verebileceğini söylüyor. Bir terörist iken devlet(!) lehine devşirilen ve pek çok faili meçhul olaya, cinayete bulaştırılan Aygan, yeni bir kimlik verilerek devlet memuru haline getiriliyor.  

www.nasname.com adlı internet sitesine konuşan Aygan, özellikle 1990–1999 arasında işlenen birçok faili meçhul cinayetlerde yer aldığını anlatıyor. “1985 yılında Ergenekon’un ikiz örgütlenmesi olan PKK’dan kaçarken kendimi 1990–99 yılları arasında tüm kirli işlerin ana omurgasını oluşturan JİTEM’in kucağında buldum” diyen Aygan söz konusu çetenin emrinde asker ve sivil memur olarak görev yaptığını söylüyor.  İtirafçı “bu kirli işlerde birçok eski PKK’lı gibi bende işlenen cinayetlere ortak oldum. Sözünü ettiğim tüm faaliyetlerin devlet Ergenekon örgütlenmesinden bağımsız olarak yürütülmediğini iddia ediyorum. Bu nedenle Ergenekon davasında hem sanık, hem mağdur, hem de tanık olarak ifade vermek istiyorum.” açıklamasında bulundu.

PKK ve Ergenekon’un benzer amaçlar güden, benzer yapılar olduğunu, “Apo” denen zatın MİT adına işe başlamışken, sonraları büyük servislerin hizmetine girdiğini; her iki yapının kontrolünün de, gayrı milli kesimlerin elinde olduğunu; ikisinin de ülkeyi kana, gözyaşına bulamayı, kaos ve kargaşa çıkarmayı hedeflediğini, bu yapıların kandan, huzurluktan, husumetlerden beslendiklerini önceki yazılarımızda belirtmiştik.

Peki, nasıl olabilir? Birbirine zıt yapılanmış, hedefleri zıt görünen iki örgüt aynı amaca hizmet edebilir mi?

Evet, edebilir; zira her ikisini de tasarlayan, düşünen beyin aynı. Bu beyin toplumun farklı kesimlerini birbiriyle vuruşturabilmek, “düşman”, “kanlı” hale getirebilmek için işini şansa bırakmamış, her iki tarafı birden tasarlamış, yapılandırmış ve yönetiyor.

Eğer ön kabullerinizden ve “psikolojik harekât mahsulü” şartlanmışlıklarınızdan kurtulabilirseniz, birbirine zıt terör örgütlerinin aynı ellerce idare edilmesinin çok akıllıca ve verimli olduğunu siz de görebilirsiniz. Bu gün bırakın büyük servisleri, büyük firmalar bile, sırf ticari mantıkla bunu yapıyorlar. Artık büyük markalar kendi rakibini kendisi oluşturuyor. Daha farklı isimle ve konsepte sahip, aynı piyasada faaliyet gösteren firmalar kuruyorlar. Çoğu zaman vatandaş bu firmaların aynı kimselerin olduğunu bilmiyor bile. Örneğin birisi daha halk tipi oluyor, diğeri daha aristokratik! Birisi, pahalı oluyor, diğeri ucuz! Birisi spor oluyor, diğeri klasik! Peki, firmaların bile düşündüğü bu taktikleri Türkiye gibi önemli bir ülkeye kasteden servislerin görmeyeceğini ve ihmal edeceğini mi düşünüyorsunuz!..

Servisler ve devletler açısından kendisine fiilen veya potansiyel olarak tehdit teşkil eden bir ülkeyi bitirmenin, zararsız kılmanın en kolay, ucuz ve risksiz yolu, o ülke içinde muhalif odaklar oluşturarak birbirine vuruşturmaktır. Böylece ülkenin ekonomisini, huzurunu bozabilir, geleceğini ipotek altına alabilirsiniz. Bu açıdan bakarak düşündüğünüzde; Ergenekon tarzı, milletin tepesinde boza pişiren “antidemokratik”, “derin”, güya “Türkçü” tedhiş örgütleriyle; ülkeyi kana, şiddete boğan, güya “Kürtçü” PKK’nın beraberce kullanılması pek verimlidir. Memleketin son 30 yılı ve milyarlarca doları bu sayede heba edilmiştir. Üstelik ülkenin birliği bütünlüğü çatlatılmıştır. Ayrıca bunu yapanlar ekran önüne çıkmadığı, alenen yapmadığı için bizim en sıkı müttefiklerimiz olarak poz vermeye devam etmişlerdir. Onlardan silahlar almaya, en stratejik ihalelerimiz vermeye, stratejik müttefik kalmaya devam etmişizdir.

Ben sadece PKK’ değil DHKP-C, TİKKO, DEVSOL, HİZBULLAH, HİZBÜTTAHRİR vs gibi, ülkede ne kadar huzursuzluk kaynağı örgüt varsa, Ergenekon ve PKK’ya kardeş olduğunu düşünüyorum. Evvelki gün aşırı solda yer alan, dün APO’ya çiçek veren, ama bu gün “Ergenekoncu”, “ulusalcı”, “devletçi” kesilen; hakikatte ise, yabancı servislerin tapulu elemanı olan; birisi Ermeni, diğeri Sebatay kökenli (üstelik sıkı bir Sebatay bilimcidir!) meşhur ve maruf iki solcu aydın(!), konuyu aydınlatmaya yardımcı olacak iki çarpıcı örnektir.

Bu ülkede PKK’nın yayın organı Özgür Gündem’in yayın yönetmeni Merdan Yanardağ, bir süre sonra ulusalcıların en önünde yer alıyor, “ulusalcı”, “millici” Doğu Perinçek’in sağ kolu haline geliyor.

Ergenekon operasyonlarının sekizinci dalgasında yakın arkadaşı Tuncay Özkan’la birlikte tutuklanan Hüseyin Nazlıkul’un PKK Almanya örgütlenmesinde etkin olarak çalıştığı ortaya çıkıyor. PKK eski üst düzey yöneticilerinden Şükrü Gülmüş’e göre “Nazlıkul” ailesi PKK ile iç içe. Hüseyin Nazlıkul’un bir kardeşi Almanya’da yayın yapan PKK yanlısı “Özgür Politika” gazetesinde yöneticilik yapıyor. Ergenekon’dan tutuklanan Nazlıkul’un bir başka kardeşi uzun yıllar PKK da komutanlık yapmış, Terzi Cemal lakaplı teröristin yardımcısıdır. Hüseyin Nazlıkul ise, ihtilal çağrısı yapan, askeri kışkırtan Tuncay Özkan’ın en yakın adamlarından birisi. Nazlıkul “Kanal Türk”te ve en son kurdukları “Biz TV” de ulusal söylemlerle vatandaşı kışkırtmakla meşguldü. (Zaman, 2 Ekim 2008 Ahmet Dinç, www.nasname.com)

Okuyucularımızın aklına şöyle bir soru gelebilir: İyi de, bu Ergenekoncular bazı güvenlik kurumlarının içinden çıkıyor. Ergenekoncuların bu kurumlarca kollandıklarına dair şeyler konuşuluyor. Milletin canını, güvenliğini emanet ettiği kurumlarda da böyle ecnebi yapılanmaları mı var?

Bu soruya, “maalesef öyle!” demek zorunda kalacağım. Hatta kahredici bir esefle belirtmeliyim ki, ecnebi servislerin yüzyıllardır en iyi saklandıkları ve sardıkları kurumlar buralardır. Müslüman Anadolu evladının dışlandığı ve tasfiye edildiği bu yerler ecnebi servislerin tehdidi altındadır. Milletin varlığına kasteden, insanımızın geleceğini ipotek altına alan, kardeş kavgalarına, ideolojik bölünmelere ivme kazandıran pek çok hareket, buralarda yuvalanmış karanlık çetelerden lojistik destek görebilmektedir.

Ergenekon da, PKK da, DHKP-C de, HİZBULLAH da yabancıların ektiği tohumlardır ve farklı kulvarlarda farklı misyonlar görsün diye, aynı ellerce canlı tutulmaktadırlar.

Kürt aydınlar, Kürtlerin mağduriyeti ve hakları ile PKK’nın hiç bir bağının olmadığını görmeliler. Kürtler Terör Örgütünün, Türk-Kürt kardeşliğine kasteden, birileri lehine kaos ve çatışmaya imkan sağlayan taşeron, güdümlü bir örgüt olduğunu anlamalılar. Ergenekon’un sorgulandığı şu günlerde Kürtler de kendi Ergenekonları olan PKK’yı sorgulamalılar. Kürtlerin yaşadığı mağduriyetler kendilerini böyle bir taşeron örgüte kullandırmalarına gerekçe olmamalı.  

Türkiye Ergenekon’u ve PKK’yı beraber sorgulamalı. Karanlık odakların kanlı iki eline de mercek tutmalı…

18 Şubat 2009 Çarşamba
www.aktifhaber.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yukarı

Piyonlara Teslim İslam Ülkeleri Ve İsrail

 

Yusuf GEZGİN

İsrail’in HAMAS’a yönelik saldırıları sonucu öldürülen çoluk-çocuk-siviller, insan olanların; birazcık duyarlılığı olanların yüreğini dağladı.

Herkesin, ama mutlaka her Müslüman’ın aklına defalarca gelmiştir; “1.5, 2 milyarlık bir İslam dünyası, 3–5 milyonluk İsrail’in neden hakkından gelemiyor? Bu zulümleri, cinayetleri katliamları neden durduramıyor?”

Müslümanlar son 2–3 asırdır tarihin en zayıf, en güçsüz ve edilgin dönemini yaşıyor. Yirminci yüzyılda Müslümanlar batılılara karşı mutlak bir mağlubiyet yaşadılar. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve halifeliğin kaldırılması sonucu İslam dünyası arasındaki bağlar bütünüyle çözülmüş, Müslüman toplumların her biri bir batılı devletin kucağına savrulmuştur. İslam coğrafyaları bu mağlubiyet sonrası kültürel, siyasi, ekonomik, her türlü işgale maruz kalmıştır. Kimlik bunalımları yaşayan Müslümanlar, cesaretini, özgüvenini yitirmiş, kendisini ezen batının mukallidi haline gelmiştir.

Sömürgecilik döneminin sona ermesi üzerine batı, güya İslam ülkelerine bağımsızlıklarını verdi; ama her bir ülkenin başına, ipi kendi ellerinde birer diktatör, piyon koydu. Arap yarımadasında Osmanlıya ihanet eden aşiretlere göre ülkeler oluşturdular ve her bir aşirete bir ülke teslim ettiler. Koca koca ülkeleri, koltuklarını batıya borçlu (Kaddafi, Saddam vd.), her biri psikiyatrik birer vaka olan tiplerle kontrol ettiler. Türkiye, Pakistan gibi ülkelere ise darbeli, özürlü demokrasileri layık gördüler. Batı, bu ülkeleri devşirilmiş kimselerle, hasta tiplerle yönlendirmeye devam etti. Petrol zengini krallıklarda petrol gelirleri batı bankalarına akıyordu. Petrol şeyhlerinin kontrol harici biriken paralarına ise, “kurtarma hizmetleri!” mukabili (1. ve 2. Körfez Müdahalesi)  el konuluyordu. Zenginlik ve güç, krala veya diktatöre yakın bir avuç insan arasında dolaşıyordu. Böylece batı potansiyel tehdit olarak gördüğü Müslümanları hem sömürüyor, hem kontrol ediyordu.

Bizde ise sistem biraz karmaşıktı; ülke, millete rağmen kurulmuş ve kripto azınlıklara ve devşirilmiş guruplara emanet edilmiş bürokratik dengelerle kontrol ediliyordu. Demokrasi istemedikleri çıktılar verdiğinde, muhtıralarla, müdahalelerle “balans ayarı” yapıyorlardı. Ülkenin “çizgiye çekilmesi” için hangi senaryoların ve provakatif araçların kullanıldığı artık herkesin malumudur…

İslam dünyası ve Müslümanlar mengeneler ve ablukalar altında sistematik olarak kontrol edilirken; bu cendereden çıkmaya çalışan yerli, milli hareketler bir şekilde speküle edilmekte, yozlaştırılmakta ve örtülü işgalin devamı sağlanmaktadır. Hemen bütün İslam ülkelerinde antiemperyalist iken emperyalizmin oyuncağı haline gelmiş, içeriden teslim alınmış bir sürü hareket ve akım görürsünüz. Batı bu ülkelerde kendilerine tehdit oluşturacak en küçük kıpırdanmaları ezmiş, bastırmıştır. Bunu genellikle içerideki piyonları, diktatörleri vasıtasıyla yapmışlardır.

Bu gün Gazze’de yaşananlara, “rakibime koz veririm” kaygısıyla EL FETİH bile tepki göstermemekte, “HAMAS’ın bunu hak ettiği” şeklinde bir yaklaşım sergilemektedir. Kuşatılmış, İsrail’in mengenesinde çırpınan Filistinliler bile birliktelik sergilemekten uzaklar. HAMAS, demokratik seçimlerde aldığı oya rağmen hem Araplar, hem de batı tarafından dışlanmış ve ambargoya maruz kalmıştır. Batı ve batı kontrolündeki yönetimler EL FETİH’i desteklemekte,  HAMAS’ın İslamcı eğilimlerini koltuklarına tehdit görmektedirler. Arap liderlerin tepkileri sadece kendi kamuoylarının gazını almaya ve bir şeyler söylemiş olmaya yöneliktir. Mısır, Suudi Arabistan, körfez ülkeleri, Pakistan, Türkiye; her bir İslam ülkesi ABD’nin ve batının ağzına bakar, İsrail’den çekinir durumdadır. Hemen bütün İslam ülkelerinde bürokratik yapı ve ordular batı menfaatlerini korumak ve halkı, muhtemel bir öze dönüş durumunda terbiye etmek üzere kurgulanmıştır. Birazcık toparlanan ülkelerde, ya bir ihtilal olur veya iç karışıklıklarla o ülke umutsuzluğa, çözümsüzlüğe mahkûm edilir.

İyi kurgulanmış “karmaşık”, “gayrı mili”, “gayrı Müslim” düzeneğe rağmen, kendi aleyhine çevrilen oyunlara en fazla uyanan, yine Türk insandır. Entelektüel birikimi ve tarihi sorumluluğu itibariyle; batıya ve onun himaye ve müsamahası ile zulümlerine devam eden İsrail’e tavır alabilecek potansiyele sahip tek ülke Türkiye’dir. Millette bir uyanış, aleyhine çevrilen asırlık oyunlara direniş bilinci var ise de; Türk devleti batıya meydan okuyabilecek, dostlarını koruyabilecek durumda değildir. Türk-İsrail ilişkileri ise, batıyla kıyaslanmayacak kadar ipotek altındadır. Başbakan hamasetle kükrüyorsa da; Türkiye’nin İsrail ve Yahudi Lobileri karşısında eli-kolu bağlıdır. Bir yazımızda “İsrail Türkiye’ye saldırsa ne olur?” diye zihin jimnastiği yapmış ve Türkiye’nin İsrail’e karşı, (iç kamuoyunu teskine yönelik) sesini yükseltmekten başka yapabileceği bir şey olmadığı sonucuna varmıştık. Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin gemilerinden uçaklarına, radarlarına, tanklarına, insansız hava araçlarına kadar bütün stratejik silahlarının yazılımı, bakımı, modernizasyonu; ya bizzat İsrail’e yaptırılmıştır veya (içerideki-dışarıdaki) Yahudi firmalara ihale edilmiştir. İsrail’e karşı bir hareket olduğunda bu gemilerin, tankların ve uçakların çalışmayacağından eminim. Böyle bir savaş veya çatışma halinde Müslüman Anadolu çocuklarını peygamber ocağından atan kesimlerin ne tarafta duracağından ise emin değilim!..

İslam ülkelerinde yönetimler böyle iken, bu ülkelerin insanları ne haldeler?

Hz. Peygamberin “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” sözünde ifade edildiği üzere; Müslümanlar zayıf, eğitimsiz, ihtilaf içinde, gayretsiz milli ve manevi duyarlılıktan uzak olduğu için, devletleri bu haldedir. Bu gün Müslümanlar sistematik, günün şartlarına göre mücadele kabiliyetinden uzaktırlar. Batının bizi ezmesi, şiddetle sindirmesi karşısında bazı guruplar “intihar fedaisi”, “canlı bomba”, sivillere saldırma gibi, İslam’ın asla müsaade etmeyeceği yolları kullanmaktadırlar. Bu durum, karşı tarafa İslam aleyhine propaganda yapma ve İslam’ı, Müslümanları daha fazla ezme, yok sayma, terörle aynı kefeye koyma imkânını sunmaktadır.

Biz kendimiz olamadıkça; kendi değerlerimizle dirilmedikçe; iki asırdır başımızda döndürülen alengirli oyunlara uyanıp bu oyunları bozma kararlılığı gösteremedikçe; ezilmekten, horlanmaktan, katliamlara, tahkirlere maruz kalmaktan, piyonlarca yönetilmekten kurtulamayız. Bir avuç Yahudi’ye maskara olmaktan, sömürülmekten kurtulamayız.

Bu gün Müslümanların topraklarından öte; devletleri, kültürleri, beyinleri işgal altındadır. Bu işgalin farkına varmadan, sinirlerimize yerleşmiş devşirmelerden, kripto ecnebilerden ülkelerimizi arındırmadan fiziki-silahlı işgallerden kurtulamayız!...

01 Ocak 2009 Perşembe
www.aktifhaber.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yukarı

Tapınak Şövalyeleri, Arıtman ve Yunanistan olayları

 

Yusuf GEZGİN

 

Tapınak Şövalyeleri Haçlı Savaşları döneminde “İsa’nın Yoksul Şövalyeleri”adıyla, Hıristiyanlar için kutsal sayılan yerleri “Müslümanlardan korumak” için kurulmuştur. Kendilerine tahsis edilen Süleyman Tapınağı’ndan dolayı sonraları kendilerine “Tapınak Şövalyeleri” denmeye başlanmıştır. Tapınak Şövalyeleri askerlikle tarikatı bir arada götüren gizemli, ezoterik inançlara sahip bir guruptur.

 

O dönem Müslümanları bir taraftan Haçlılarla uğraşırken, diğer taraftan içeriden Haşhaşilerin saldırılarına maruz kalmaktaydılar. Tapınak şövalyeleri bu dönemde İsmaililer’le ve Haşhaşilerle ittifaklar kurarak Müslümanlara karşı ortak cephe oluşturmuşlardır.

 

Tapınakçıların Hz. İsa hakkındaki görüşleri Hıristiyanlardan farklıydı. Bu nedenle sonraları Hıristiyanlıktan uzaklaştıkları ve ihanet ettikleri için tardedilmiş ve bir kısmı yakılarak cezalandırılmıştır.

 

Kudüs ve çevresi haçlılardan temizlendikten sonra Tapınakçıların gizemli ve karanlık örgütlenmelerle günümüze kadar geldiği ve bu günkü masonik yapıların temelini oluşturduğu düşünülmektedir. Yahudi etkisinin sürekli arttığı bu karanlık örgütün hedefleri arasında, “Müslümanların eline geçen kutsal yerlerin geri alınması” ve bunun için mücadele edilmesi de vardır. İstanbul (Konstantinopolis) Tapınak şövalyeleri için kutsaldır ve Müslümanlardan mutlaka alınmalıdır! Bizdeki beyaz Türklerin ve İstanbul’a, Boğaziçi’ne yerleşik Erguvanilerin, kripto ecnebilerin örgütlenmeleri ve hedefleri Tapınak Şövalyeleri ile örtüşmektedir.

 

Rodos adası Tapınak Şövalyeleri için önemli bir merkezdi ve burada Tapınak Şövalyelerinin kadim tapınakları bulunmaktaydı.

 

Tapınak Şövalyeleri’nin Cumhurbaşkanının annesini “Ermeni” olmakla itham eden Canan Arıtmanla ilgisi ne?

 

Canan Arıtman’ın kocası Yetkin Arıtman, İzmir bölgesi masonlarının “üstadı muhterem”liğini (İzmir ve bölge başkanı) yapmış bir adam. İnsanların inançlarını, etnik kökenlerini tartışmaya açan bu aile, kendilerini Cumhuriyetin kurucusu ve yegâne sahibi gören, Kara Türkleri küçümseyen ve dışlayan Sebetay kökenlilerdendir.

 

Koca Arıtman, 21 masonla birlikte 22 Nisan 2007 günü Rodos Adası'na giderek, Tapınak Şövalyeleri'nden kalma büyük mabette, Yunan masonlarla birlikte tarihi bir ayin gerçekleştirdi. Yunanistan Kültür Bakanlığı Tapınak Şövalyeleri'nden kalma binaları 2006 yılında restorasyon çalışmaları karşılığında Yunanistan Büyük Mason Locası'na devretti. Rodos adasındaki bu ayinTürkiye&Yunanistan masonlarının ortak hareket kararının temelini atan çok kritik bir toplantıydı. Canan Arıtman’ın kocası Yetkin Arıtman bu tapınağın restorasyonunda ve Türk-Yunan masonlarının müşterek hareket kararında başrol oyuncusuydu.

 

“Türk ve Yunan masonlarının işbirliği yapması neyin alameti ve işareti olabilir ki? İki komşu mason örgütü kardeşçe işbirliği yapıyor” diyebilirsiniz.

 

Ancak mesele öyle değil. Türk-Yunan ve Türk-Ermeni ilişkilerindeki gerilim mason locaları ve her iki ülkede de etkin olan Sebatay kesimler tarafından sürekli ve planlı olarak körüklenmektedir. Mübadele sırasında Yerli Sebataylara ilave olarak Selanik’ten Müslüman göçmenlerin arasında epeyce bir kripto Yahudi getirilmiş ve bunlar Türkiye coğrafyasına dağıtılmış; büyük bir ihtimamla devletin ve toplumun sinirlerine, kritik noktalarına yerleştirilmişlerdi. Selanikli Sebatayların elbette hepsi Türkiye’ye getirilmedi. Yunanistan’da da bunlardan epeyce bırakıldı. Bizde “Müslüman Türk” olarak görünen bu kesim, Yunanistan’da “Hristiyan Rum”, hatta Yunan milliyetçisi olarak sahne aldılar. Bizde ve onlarda yönetimde hep etkili oldular, pek çok bakan, başbakan, Cumhurbaşkanı çıkardılar. Fakat her dönemde kültürü, zevkleri, refleksleri benzeyen; ortak geçmişe sahip bu iki toplumu gergin ve düşman olarak tutmayı başardılar. Her iki başbakanın da Sebatay olduğu bir dönemde “kardak” kayalıklarından dolayı neredeyse savaş çıkaracaklardı. Birilerinin hâkimiyeti devam edebilsin diye iki ülke halkı sürekli birbirine karşı kışkırtılmaktadır. Beyaz Türklerin kontrolündeki ulusalcılara mukabil, Yunanistan da Yunan ulusalcılar desteklenmektedir.

Türkiye ve Yunanistan’da yapılanmış olan Ergenekon, gladyo tarzı yapılar benzerlik arz etmekte ve aynı cenahlarca yönlendirilmektedir. Bizde derinlerin tetikçisi ve suikastçısı DHKP-C’nin bir benzeri, “17 Kasım Örgütü” şeklinde Yunanistan’da yapılandırılmıştır. Her ikisi de, hücre yapılanmasına sahip, nokta hedeflere kilitlenen, önemli insanlara suikastlar düzenleyen, derin odakların taşeronluğunu yapan örgütlerdir ve iki örgüt işbirliği içinde çalışmaktadır. Türkiye’deki bütün muhalif guruplara ve örgütlere kucak açan Yunanistan’ın“Lavrion Terör Eğitim Kampı” DHKP-C, PKK kavgalarıyla da gündeme gelmişti.

 

Bizdeki Ergenekon’un deşifre edildiği süreçte, Yunanistan’daki derin yapının kirli eli 17 Kasım (17N) örgütünün de üzerine gidildi ve örgüt önemli oranda çökertildi. Bizde nasıl “Başbayan” ve onun “Karanlık Güvenlik Amiri” döneminde Ergenekon ve faaliyetleri pik yapmışsa, Beyaz Rum Papandreu`lar döneminde de 17 Kasım Örgütü azmış ve dokunulamaz hale gelmişti. Kaderin cilvesi bizde bir Kara Türk olan Erdoğan döneminde Ergenekon’un üzerine gidilirken; Yunanistan’da da bir Kara Rum olan Karamanlis döneminde Yunan derin yapısı deşifre ve tasfiye edilmeye başlandı (Karamanlis’ler aslen Hıristiyan Karaman Türklerindendir, mübadele din esasına göre yapıldığı için Yunanistan’a gönderilmiştir). Ancak hem Türkiye’de hem Yunanistan’da tasfiyeye karşı “derin kripto yapılar” harekete geçtiler. Yunanistan’da orman yangınları ve provakatif olaylar çıkarıldı ve mevcut kara hükümet yıpratılarak düşürülmeye çalışıldı. Garip bir şekilde bir AB ülkesi olan Yunanistan’da (bizdekine benzer) Kripto medya ve derin muhalifler“olağanüstü hal” talep etmeye başladılar. Bizde ise Cumhurbaşkanlığı krizi, Cumhuriyet mitingleri, e-muhtıralar, provakatif olaylar yaşandı.

 

Türk ve Yunan masonlarının, beyaz kripto yapıların kutsal(!) Rodos tapınağında bir araya gelerek birlikte hareket etme kararı manidardır.

Canan Arıtman’ın kocasının organize ettiği bu toplantıda ayinin dışında ne gibi kararlar alındı, neler planlandı?  

 

Derin, karanlık, masonik yapılar mevcut hükümetlere karşı müşterek hareket etme kararı aldılar mı?

 

Komşuda bir gencin polis tarafından öldürülmesi üzerine başlatılan olayların, şiddet eylemlerinin benzerleri Türkiye’de çıkarılacak mıdır?

Kendi çıkardıkları yangınlara mekanize güçlerini çağıran bu derin, karanlık cenahlar komşuda ve bizde olağanüstü hal ortamı mı oluşturmaya çalışıyorlar?

26 Aralık 2008 Cuma
www.aktifhaber.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yukarı

Yahudiler yeni güç odaklarına koşuyor

Yusuf GEZGİN

1789 Fransız İhtilali Yahudilerin bin yıllar sonra dünya arenasına “oyuncu” olarak çıktıkları bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten sonra Avrupa’da ve dünyada pek çok olayda etkin olmuştur Yahudiler. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik vs. kavramlarını “parlak” icatlar olarak piyasaya süren Yahudilerdir. Kapitalizm, Komünizmin, Marksizm, Nasyonalizm gibi son asırları etkileyen fikir akımlarının, büyük ihtilallerin arkasında Yahudiler vardır.

Yahudiler tarih boyunca güçlü bir devlete sahip olmadıkları ve Hıristiyan batı tarafından itilip kakıldıkları için, kendilerine hep güvenli bir sığınak aramışlardır. Devletlerinin olmayışı ve kimlikleri nedeniyle çektikleri sıkıntılar Yahudilere farklı milletlerin içinde, “onlardan görünerek saklanma” kabiliyeti kazandırmıştır. Önceleri baskılardan sakınmak için müracaat ettikleri bu yol, Yahudiler için avantaja dönüşmüş; milletlerin sinirlerini, devletlerin beynini ele geçirme yöntemi haline getirilmiştir. Güçlü, hâkim devletlerin bünyesine konuşlanmak ve oradan hedeflerine ulaşmak geleneksel Yahudi siyaseti haline gelmiştir.Endülüs’ün tasfiyesi esnasında haçlıların zulmünden, yükselen değer Osmanlı Devletine sığınmışlar ve İstanbul’a, Osmanlı topraklarına yerleştirilmişlerdir. Osmanlının son 100 yılında emperyalist batının ve batılı Yahudilerin heveslendirmesiyle “Osmanlıyı ele geçirme” ve  “kutsal topraklarda bir devlet kurma” sevdasına düşmüşlerdir. Müslüman görünümündeki Sebataylar, Batılıların da yardımıyla devletin içine sızmış ve bürokraside, orduda, ticarette hâkim hele gelmişlerdir. “Batının Truva atı” görevini de gören bu kesim, gafletimizden yararlanarak gizli örgütlenmelerle, suikastlarla, cinayetlerle kendilerine kucak açmış koca bir devleti yıkmayı ve dağıtmayı başarmışlardır.

Hep güçlü bünyelere yerleşen ve farklı argümanları kullanarak bu güçlere hükmeden Yahudiler Osmanlının zayıflaması üzerine yıldızı parlayan yeni ülkelere yöneldiler. Avrupa’nın güçlü ülkelerinde kendilerine yer aradılar. Güneş batmayan Britanya imparatorluğunda, Fransa’da en mutena noktaları tutmasını bildiler. Rusya’da Bolşevik ihtilalini tetiklediler. 20. yüzyılın başlarından itibaren değişen dengeleri fark edip ABD’ye yöneldiler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yahudiler ABD’de sürekli güçlendiler. Bu gün ABD’ye Yahudi devleti dense mübalağa olmaz. Zira bilinen Yahudi cemaatinin dışında ABD’nin etkili noktalarında pek çok kripto Yahudi vardır.

Günümüzde Yahudiler “kripto” olmanın avantajlarını çok daha profesyonelce kullanmaktadırlar. Bu gün Avrupa ve ABD sanılanın çok ötesinde Yahudi etkisindedir. Yahudiler tahrik etmemek için açık Yahudi nüfusunu da az gösterme eğilimindedir.

Son yıllarda Yahudilerde yeni bir hareketlenme başlamıştır. Yahudiler, ABD ve Avrupa ülkelerinin bir çözülme, yıkılma arifesinde olduğunun farkındadırlar. Bu nedenle gözlerini geleceğin muhtemel aktörlerine dikmişlerdir. Global aktör olması kuvvetle muhtemel ülkelere hem insan, hem de sermaye kaydırmaktadırlar. Bu ülkelerden birisi Hindistan, diğeri Çin’dir.

Yahudilerin Hindistan’la çok yoğun ilişkileri mevcuttur. İsrail-Hindistan arasında ciddi askeri anlaşmalar ve işbirliği vardır. Hindistan yönetimi üzerinde Yahudiler ve Yahudi lobisi çok etkindir. Yahudiler açısından Hindistan’ın sinirlerine yerleşmek bir problem oluşturmamaktadır; zira Hindistan’ın yabancı sermaye ihtiyacı, büyüme çabası büyük sermayelere hükmeden Yahudilere avantajlar sağlamaktadır. Ayrıca Hindistan’ın yapısı bu tür sızmalara fırsat vermektedir. Hindistan, Yahudileri bir sermaye gücü olarak görmekte ve memnuniyetle kapılarını açmaktadır. Ancak Hindistan, Yahudilerin bir ülkeye sadece “sermaye” olarak yerleşmediklerini atlamaktadır. Yahudi sermaye girdiği ülkede pek çok alanda inisiyatifi ele alır; kendisine hareket alanları açacak husumetleri, ayrılıkları, kavgaları körükler. Silah satabileceği, çarpıştırabileceği taraflar oluşturur. Hindistan’da giderek keskinleşen Hindu-Müslüman ayrışmasında bu etkilerin dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Faturası Pakistan’a ve Müslümanlara yıkılmaya çalışılan son Mumbai saldırıları arkasında güçlü bir servis olmadan başarılabilecek işlerden değildir. Bu tür sofistike işlerde en başarılı servisler MOSSAD ve son dönemde bütünüyle Yahudi etkisine girmiş bulunan CIA’dır. Bu saldırılar “11 Eylül” saldırılarında olduğu gibi büyük bir projenin habercisi görünmektedir. 11 Eylül ve ona bina edilerek devreye sokulan projeler Yahudi-Evanjelik ittifakına geniş hareket alanları açmıştı. Son saldırılar, nüfusuyla ve ekonomisiyle Dünyanın global gücü olmaya yürüyen Hindistan’ın bir operasyona maruz kaldığı, bir şeylere hazırlandığı hissini veriyor.

Geleceğin aktörü olma konusunda Çin, Hindistan’dan daha şanslıdır ve daha büyük potansiyele sahiptir. Ne var ki Çin kapalı bir yönetim sistemine sahiptir. Bu ülkeye yatırım-ticaret vs. alanında girmek mümkün olsa da; oluşturulan menfaatlerin korunması için yönetimde, devlette “etkin” hale gelmek kolay görünmemektedir. Bir Yahudi’nin Çin’e yerleşmesi ve kripto hale gelmesi de kolay değildir, zira görüntü problemi vardır. Zenci, esmer Yahudi vardır dünyada, ancak çekik gözlü, Çinli tipli Yahudi yoktur. Bu durum geleceğin devi Çin’e Yahudilerin kripto vaziyette yerleşmelerine ve ülkeyi ele geçirmelerine engel olmaktadır. Fiziki görünüm farklılığından dolayı Çin toplumunda saklanmanın, gizlenmenin zorluğunu aşmak için ABD’de yerleşik Yahudiler bir süredir Çinli çocuklardan evlatlık edinmektedirler. Sanırım Onları Yahudi kültürüne göre yetiştirip Çin’de kullanmayı düşünüyorlar…

Çin’in kapısı hükmündeki Honkong’ta Yahudi tüccarlar çok etkindirler. ABD deki ve Avrupa’daki büyük Yahudi sermayedarlar üretimlerinin ve sermayelerinin önemli bir kısmını Çin’e, Hindistan’a kaydırıyorlar. Bu sermaye akışının sadece ekonomik nedenlere dayandığını düşünmüyorum.

Dünya Hıristiyan-Müslüman zarfındaki Yahudilerden sonra sanırım Çinli, Hindu (kripto) Yahudilerle de tanışacak!

16 Aralık 2008 Salı
www.aktifhaber.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yukarı

Kurşun adres sorar mı?

Yusuf GEZGİN

“Kurşun adres sormaz” sözü meşhurdur. Bu söz, çatışmada kurşunun kimi, nasıl, ne zaman bulacağı belli olmaz, herkesi vurabilir anlamında kullanılır. Ama bizde, özellikle terör olaylarında kurşun adres soruyor gibi?

Terör eylemleri, bombalamalar, mayın döşemeleri vs. sonucu şehit olan, yaralanan kimselere bakıyorsunuz; benzer yapıdalar. Şehitler ve gaziler hep ekonomik durumu sıkıntılı, muhafazakâr ailelerden çıkıyor...

Toplumun farklı kesimlerinden, her coğrafyadan şehitler çıkıyor; ama bazı kesimlerden şehit çıktığına şahit olmuyoruz. Memlekete yeni gerilimler kazandırmak için batılı dostların(!) gerdiği heteredoks guruplar çatışmalarda, terör saldırılarında kayıp vermiyorlar. Memleketin kaderine hükmeden “beyaz Türk” denilen kripto ecnebilerden ne şehit çıkıyor, ne de gazi. Oysa bu kesim trafik kazasında ölen insanlarını bile ülke gündemine bir şekilde oturturlar.

Nedense şehitler, “irtica” töhmetiyle horlanan; resmi ideoloji, aristokratik aydınlar ve medya tarafından sürekli dövülen, “bidon kafalı” vs diye tahkir edilen kesimlerden çıkıyor.

Şehitlerin hep aynı kesimlerden çıkmasını bir kaç şekilde yorumlayabiliriz;

İhtimallerden birisi; PKK kimi öldüreceğini çok iyi biliyor! Çok iyi istihbarat edinerek hedefleri tespit ediyor, zamanlamayı ayarlıyor ve kasten muhafazakâr ailelerin çocuklarını öldürüyor! (bunun için örgütün TSK'de çok ciddi etkinliği olmalı ve anlık istihbarat alabilmelidir). Eğer durum böyle ise, TSK'nin ve Türk devletinin PKK ile mücadelesi imkânsız görünüyor!

Diğer bir ihtimal; muhafazakâr Anadolu çocuklarında vatan millet sevgisi çok ileri olduğu için, en tehlikeli ortamlara atılıyorlar, bu nedenle hep onlar şehit oluyorlar! Ama bu ihtimal resmi konsepte uygun değildir! Bacısı başörtüsünden dolayı üniversitelere sokulmayan, dedesinin sakalından dolayı askeri okullara alınmayan, başörtülü anası yemin merasimini tel örgüler ardından ancak izleyebilen, irticacı! kesimlere bu payeyi vermek, laik Cumhuriyet konseptine terstir!..

Bir üçüncü ihtimal ise; TSK içinde çok güçlü ve örgütlü bir yapı var ve bu yapı muhafazakâr kesimleri çatışma alanlarına, riskli bölgelere sürüyor.Böylece bu kesim hem tehdit ve rakip gördüğü insanları elimine ediyor; hem de çatışmalar, şehitler, gaziler üzerinden antidemokratik-militer baskının devamını, ülkedeki huzur ortamının bozulmasını temin ediyor. Bu ihtimal kripto ecnebilerle Heterodoks gurupların ittifakını işaret ediyor…

Acaba Çetin Doğan'ın bir konuşmasında geçtiği üzere ateş hattına hep aynı türden kimseler mi sürülüyor? Başka birileri planlı ve maksatlı bir şekilde tehlikeli alanlardan uzak mı tutuluyor?

Bu konuda peşin hükümlü davranıp iddiayı reddetmek veya kabul etmek yerine istatistikî verilere dayalı bir araştırma yapmak ve hükmü ona göre vermek daha bilimsel ve objektif olacaktır. Belki de böyle bir istatistik, “kendini ülkenin sahibi zanneden”, “hem dayak yiyen, hem hesap sorulan” kara Türklerin bazı hakikatlere uyanmasına vesile olacaktır?

Sorumlular ve kamuoyu Kayserili şehit anasının söylediği “Neden hep bizim gibi insanların çocukları ölüyor? Niye başı gözü boyalı kimselerin çocukları ölmüyor?” feryadına kulak vermeli ve bunun üzerinde düşünmeliler!..

Maalesef askerlerimizin şehit edildiği pek çok olayda izaha muhtaç karanlık noktalar bulunmaktadır ve bunların aydınlatılmasına sorumlular yanaşmamaktadırlar. 1995'te öldürülen Mardin il jandarma komutanının (Rıdvan Özden) JİTEM tarafından öldürüldüğü ve karısının talebine rağmen otopsi yapılmasına müsaade edilmediği medyada yer aldı. Son Aktütün baskınında da, bazı şehitlerimizin boğazından kesilerek, 9 PKK'lının ise yakın mesafeden tek kurşunla öldürüldüğü ileri sürülmektedir. Ancak birileri ısrarla karanlık noktalar aydınlanmasın diye; araştırma yapılmasına, otopsi yapılmasına müsaade etmemektedir. Bir şekilde kamuoyuna belge ve bilgi intikal ettiğinde ise, sorumlulara hesap sormak yerine “kim sızdırdı?” arayışına girilmektedir.

Hesabı sorulmayan ihanetler, izah edilmeyen ihmaller insanımızda; “yoksa çocuklarımız, şehitlerimiz, gazilerimiz bir kısım karanlık işlere feda mı ediliyor?” şüphesini doğurmaktadır… 

28 Kasım 2008 Cuma

Yorum (1) Yorum yaz!

Yukarı

Ermeni meselesine aykırı bakış

Yusuf GEZGİN

MSB Bakanı Vecdi Gönül “eğer Ermenileri, Rumları sürmeseydik milli devlet olamazdık” demiş.

Cümleden, Ermenileri ve Rumları sürünce “milli”, “güçlü” bir devlet olduğumuz sonucu anlaşılıyor. Eğer kelle sayısı açışından meseleye yaklaşılırsa, Gönül’ün söylediğinde doğruluk payı var. Zira Türkler tarihte kurduğu büyük devletlerin hiçbirinde bu kadar yoğun Türk nüfusa sahip olmamışlardı.

Anadolu hiçbir dönemde bu oranda bir Türk ve Müslüman nüfusa ulaşmamıştı. Ama aynı zamanda Türkler kurduğu hiçbir devlette bu kadar zayıf ve etkisiz olmamıştı. Türklerin kurduğu pek çok devlette Türkler çoğunluk değildiler, ama yöneticiydiler, etkiliydiler.

Hun devletlerinde, Selçuklularda, Karahanlılarda, Osmanlılarda, Gaznelilerde, Harzemşahlarda vd. bu böyleydi. Hiç birinde Türk ve Müslüman oranı Türkiye Cumhuriyetindeki ağırlıkta değildi. Ama hiç birisinde Türkler, Türkiye cumhuriyetindeki kadar etkisiz, edilgin değildi. Vecdi Gönül’ün yaklaşımı ile görünürde ecnebilerden arındırılmış, “milli!” bir devlete sahibiz. Ama asli unsur olduğu iddia edilen Türkler (Karatürkler) bu milli devlette söz sahibi değil! Aksine en çok itilen kakılan, horlanan, dini, milli, kültürel değerleri aşağılanan onlar…

Kafatasçı değilim. “Türk” kavramını kültür ve tarih birikimini paylaşma anlamında kullanıyorum. Ama birileri sürekli “Türk” vurgusu yaparak (kara) Türkleri fena halde kekliyorlar. Her yere devasa Türk bayrakları dikiliyor, Türklük vurgusu yapılıyor ama (gerçek) Türklerin bu ülkede sadece adı var. Kendilerini bilerek veya bilmeyerek beyaz Türklere kullandıran bir kısım ulusalcı, millici tipler hamasi söylemlerin gazıyla “Türkçülük” yaptıklarını zannediyorlar.

Gelelim Ermeni meselesine…

Osmanlı döneminde Ermenilerle Yahudiler rakipti. Son dönemde Yahudiler devlet aygıtını ele geçirme hedefine yönelmişken, Ermeniler bağımsız bir devlet kurma sevdasına kapılmışlardı. Ermeniler batının ve Rusya’nın oyuncağı haline gelmiş; bu güçlerin Osmanlı’ya boyun eğdirmek için kullandığı etkili bir araç olmuştu. 7 düvelle savaşta olduğumuz bir dönemde Ermeniler sadakate ve komşuluğa sığmayacak şekilde Ruslarla işbirliği yaptı; Doğu Anadolu’yu Müslümanlar için (Türk ve Kürt, Zaza ) yaşanmaz hale getirdiler. Yahudilerin (Açık, Kripto) hâkim olduğu iktidardaki İttihatçılar da “Milleti Sadıka” olan Ermenileri bu topraklardan sürdüler.

Ülke bu dönemde İttihatçıların elindeydi ve İttihatçılar her türlü dalavere ve zorbalıkla ülkeyi idare etmekteydiler. Pek çok hadisede ülkeyi maceraya soktukları gibi Ermeni meselesinde de radikal kararlar aldılar ve 1000 yıldır beraber yaşadığımız Ermenileri sürdüler. Osmanlı askerleri hayatları pahasına ve 1. Dünya Savaşı’nın imkânsızlıklarına rağmen Ermenileri koruma altında tehcir ettirdiler. Arşivler ve tarafsız araştırmacılar bu tehcirde soykırıma yorulacak bir kasıt bulamamaktadır. Ancak uzun yolculukta; tıpkı balkanlardan Anadolu’ya defalarca yaptırılan tehcirler gibi; tıpkı Kırımlıların, Ahıskalıların, Çerkezlerin sürgünlerinde olduğu gibi pek çok zayıf, yaşlı insan öldü.

Bu gün pek çok Müslüman yerleşime ait “toplu katliam delilleri” bulunmasına rağmen, Ermeniler Türk tarih kurumunun meydan okumasına mukabil somut bir vaka, delil ortaya koyamamaktadırlar. Mücadelelerini yine batıya dayanarak ve siyaseten yapmaktadırlar.  Ermeni tehciri, her yerde savaş halinde olan devletin, içerden de kendi vatandaşlarının saldırısına uğradığı, erkekleri askere gitmiş köylerin Ermenilerce basıldığı, Doğudan Anadolu’ya giren Ruslara Ermenilerin rehberlik yaptığı vs. gerçekleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Ama her şeye rağmen Anadolu’daki bütün Ermeniler sürülmeyebilirdi. Dikkatli bir ayrım yapılarak; masum, olaylara karışmamış Ermeniler korunabilirdi.

Tehcir olmalı mıydı, olmamalı mıydı veya nasıl olmalıydı; Ermenilerin ihanetine nasıl mukabele edilmeliydi tartışılabilir. Ama Ermeni tehcirinde İttihatçıların içindeki Yahudilerin etkisi ve hedefleri hep göz ardı edilmektedir. Oysa Osmanlı Devleti 1908’den itibaren bütünüyle İttihatçıların kontrolüne girmişti ve bu yapı içinde Müslüman Türklerin etkisi oldukça sınırlıydı. Osmanlı Devleti’nin -İttihatçılar üzerinden- sinirlerini ele geçiren kripto Yahudiler hem devleti paramparça ettiler, dağıttılar; hem de millete büyük problemler miras bıraktılar.

Ermeni tehcirinde Osmanlı döneminde var olan Yahudi-Ermeni çatışmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Öteden beri Ermenilerle rekabet içinde olan Yahudiler, 1915 yılında Ermenilerin verdiği kozu değerlendirerek ezeli rakiplerini sürdürdüler ve faturayı Türk milletine yıktılar. Bu gün Ermeni soykırımı iddiaları gündeme geldiğinde itham edilen İttihatçılardan öte, Türk milleti olmaktadır. Yaratılanı yaratandan ötürü seven insanımıza, hem bir karaçalınmış; hem de karşısına kin, intikam içinde bir düşman bırakılmıştır. Üstüne üstlük Yahudiler bu gün, güya Ermeni lobisini dengelemek için bizden çuvalla para almaktadırlar.

Olayların üzerinden yaklaşık 100 yıl geçti ve son dönemlerde özellikle Ermenistan Ermenileri ile ciddi yumuşama emareleri görünmektedir. Ermeni meselesi bilimsel ve tarihi bir hadise olmaktan çıkarılmış ve bir kan davası haline getirilmiştir. Bu ortamda belgelerle ispat etseniz dahi bir soykırım olmadığına Ermenileri inandırmanız mümkün değildir. Zira bu iddia şu anda Ermenilere kimliklerini korumak ve “öteki” üzerinden kendini tanımlamak için pragmatik imkanlar sunmaktadır.

Ama yumuşama süreci devam ederse, belki Ermeni tehcirinin arkasındaki gerçekler ve ittihatçılar içindeki Yahudilerin etkisi ortaya konabilir. Meselenin tavazzuh etmesi için hadisenin kin-nefret boyutundan çıkarılıp, diyalog zeminine çekilmesi gerekmektedir.

Bana sorarsanız, bizim bize çok benzeyen Ermenilerle ciddi problemimiz yok. Eğer Yahudiler ve Ermenileri istismar eden batılılar devreden çıkarılabilirse; biz dün olduğu gibi Ermenilerle yeniden dostça, kardeşçe yasayabiliriz. Hatta tehcir edilmiş Ermenilerin torunlarına Anadolu’nun kapılarını açabilir, onlara vatandaşlık verebiliriz. Bundan dolayı da, ne Türklüğümüz, ne vatanımız elden gitmez! Bilakis hem nüfus açısından, hem insan kalitesi açısından kazançlı çıkarız. Eğer derin bazı eller karışmazsa Türk insanı tarihin her döneminde olduğu gibi bunu kolaylıkla başarabilir.

Aleyhimizde çevrilen oyunlardan ve soykırımcı ithamından kurtulmak için Ermenilerle bir uzlaşma ve anlaşma zemini bulmalıyız. Bu meseleyi içte kripto ecnebilerin, dışta da batılıların istismar etmesine fırsat vermemeliyiz…

Bu gün Anadolu’da epeyce de tehcir etmeyen Ermeni vardır. Bunların 50.000 kadarı Lozan çerçevesinde haklar tanınan Ermeni cemaatidir. Kimliklerinde dinleri ve isimleri açıkça yazmaktadır. Ancak bunların dışında, 500.000 ila 1.5 milyon arasında, saklı Ermeni nüfusun olduğu düşünülmektedir. Bu kesimin bazıları gerçekten Müslüman olmuş ve Türk ve Kürt toplumu içinde erimişlerdir. Ama önemli miktarda Ermeni, kripto vaziyette Ermeni kimliğini ve dinini korumaktadır. Bu gün, bu kesimin çocukları bilinen Ermenilerin çok ötesinde toplumda etkindirler. Yer ve isim değiştirerek büyük şehirlere gelen kripto Ermeniler, bürokrasinin en stratejik noktalarında, sanat ve medya dünyasında çok etkilidirler. Bunların bazıları intikam duygusuyla Hıncal, Öcal, Vural gibi isimler ve soy isimler bile kullanmaktadırlar. İrtica, laiklik, Atatürkçülük gibi araçlarla Kara Türklerin önünü kesen; er ve şehit olmalarını alkışlayan; ama subay olmalarını tehdit gören kesimlerin en başında kripto Yahudiler geliyorsa da, ikinci sırada kripto Ermeniler vardır. Birbirine hasım olmasına rağmen bu gün bunlar “Kara Türklerin uyanışı” karşısında işbirliği yapmakta, ortak stratejiler izlemektedirler. Son dönemde ortalığa saçılan bütün kirli işlerin, silahlı ve cübbeli darbelerin arkasında önemli noktalarlarda konuşlanmış bu kriptolar vardır.

Örneğin ülkeyi bir kaos ve kargaşaya sürüklemeyi, hükümeti zora sokmayı amaçlayan Danıştay tetikçisinin kendi adı Alpaslan Aslan ise de, daha 5 yıl öncesine kadar anası “Posor” ismini taşımaktaydı. Annesi ve bacısı normalde örtülü olmadığı halde, irtica tehdidinin inandırıcı hale gelmesi için, kamera önüne hep örtülü çıkmaya özen göstermişlerdir. Ergenekon davasının aktörlerine bu yönüyle mercek tutulduğunda pek çoğunun ne Türk, ne Müslüman çıkacağını sanmıyorum. Bu tür karmaşık olaylarda bazen çözemediğiniz, örtüşmeyen şeyler olabilir. “Türkçü(?) bir örgütten (Ergenekon) Ermeni tetikçiler çıkıyor, ama aynı örgüt bir papazı, bir Ermeni aydını öldürüyor nasıl oluyor?” diye düşünülebilir. Öncelikle Ergenekon ve onun bağlı olduğu derin yapı daha çok kripto Yahudilerin kontrolündedir. İkinci olarak açık Ermenilerle kripto Ermeniler arasında bir çatışma söz konusudur (bknz. Kripto Ermeniler Ermenilere karşı). Ayrıca bu tür konulara paradoksal, istihbaratçı mantığıyla yaklaşmakta fayda var. Ben Tuncay Güney denen Yahudinin ifşaatlarına hep ihtiyatla bakıyorum.

Toplumun huzurunu sabote eden, PKK’dan, Hizbullah’a, TİKKO, dan DHKP-C ye, İBDA-C’ye kadar ne kadar karanlık, silahlı örgüt varsa önemli noktalarında mutlaka kripto Ermeni veya ecnebi vardır. Kütçü ve Türkçü şovenist hareketlerin, bazı Alevi derneklerin tepesinde bunlar etkilidirler. Mehmetçiklerin şehit edildiği ihanet belgesi baskınlarda, hem içerde hem dışarıda konuşlanmış, bir plan çerçevesinde müşterek hareket eden bu tür kripto yapıları aramak gerekmektedir.

AB ve batı, kripto Ermenilere ciddi ilgi duymakta ve bunlara yönelik projeler geliştirmektedir. Türk devletinin sahip olmadığı etnik haritalar, veriler batılı devletlerde vardır. Bunlar gerçekten İslam’ı seçmiş, kendini Türk-Kürt hisseden kimseleri de bulup aslına çevirmeye çalışmaktadırlar. Aleviliği İslam’dan uzaklaştırmayı hedefleyen “Alisiz Alevilik” yaklaşımına bir de bu pencereden bakmakta fayda var diye düşünüyorum.

Bırakalım dünyanın her yerinden Ermeniler Anadolu’ya yeniden gelsinler. İçimizdeki kripto Ermenilere, ecnebilere kendi kimlik ve kültürlerinin en üst haklarını tanıyalım. Eğer kripto Ermeniler ortaya çıkıp Ermeniliklerini deklare edeceklerse, İttihatçılar adına Ermenilerden özür dilemenin bile mahsuru yok! Hiç olmazsa Kripto Ermeniler yerine tanıdığımız, bildiğimiz Ermenilerle muhatap oluruz. Ona göre gardımızı alırız. “Müslüman” “Türk”, “Kürt”, “Alevi” zarfına bürünmüş ecnebilerce keklenmeyiz.

Müslüman Türk insanı mürüvvetkardır, herkese sinesini açar, Ermenilerle de barışmasını ve karışmasını bilir. Yeter ki son 100-150 yılda çevrilen numaralardan paçasını kurtarsın ve kendisi olma imkânını elde etsin.

Hâsılı pek çok meselede olduğu gibi Ermeni meselesinde de bildiklerimizin yeniden irdelenmesine, hadiselerin çok boyutlu incelenmesine ihtiyaç var.

18 Kasım 2008 Salı
www.aktifhaber.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yukarı

(Bazı) Aleviler nereye koşuyor?

Yusuf GEZGİN

Kamer Genç kürsüyü her ele geçirdiğinde inciler döktürüyor. Bir yönüyle renkli bir kişilik, Meclis’e ve topluma renk katıyor; ancak bazen, toplumun hassasiyetlerinin bam teline basıyor. Ayrımcılık hislerini körükleyici söylemler içine giriyor ve toplumsal kesimler arasında çatlaklar oluşturacak konuşmalar yapıyor.

Kamer Genç, geçen gün hırçın bir üslupla Cumhurbaşkanından “Yargıdaki bir makama bir Alevinin neden atanmadığının hesabını sordu!”.  “Sırf Alevi olduğu için insanların dışlandığını” ileriye sürdü.

Aleviler bu milletin parçasıdırlar ve farklılıklarıyla, kültürel, dini özellikleriyle toplumda özgürce yaşama hakkına sahiptirler. Kimi zaman Aleviler de devletin gadrine uğramakta, bazı haklardan mahrum bırakılmaktadırlar. Ancak, devletin gadrine uğrayan sadece Aleviler değildir. Hatta Aleviler devletin en az gadrettiği, en çok kolladığı kesimler arasındadır. Bu memlekette yıllarca tarikatlar irticadan dolayı takibata uğrarken, yine bir tarikat olan Bektaşilik devletçe itibar görmüştür. Cumhurbaşkanlarının, başbakanların resmi ziyaretlerine mazhar olmuştur.

Bu memlekette Sünni dindar insanlar biraz hak elde ettiklerinde hemen “irtica” vaveylası koparılmıştır. Dindar bir bakan, bürokrat göreve geldiğinde “kadrolaşılıyor!” diye kıyametler koparılmıştır. Ama geldikleri bakanlıkların gelecek 50 yılını bloke eden, mezhep tabanlı kadrolaşan bakanların (Seyfi Oktay’ın, Mehmet Moğoltay’ın, Fikri Sağlar’ın vb.) yaptıkları laikliğin teminatı olarak görülmüştür. Yargıda, TSK’da ve diğer stratejik kurumlarda yapılan organize mezhepçi kadrolaşmalar “Alevi irticası!” olarak algılanmamaktadır.

Aleviler elbette her türlü hakka sahip olmalılar, her yerde bulunmalılar; ama dindar insanlar bir yerlere geldiğinde irtica kervanlarına su taşıyan; laiklik, Atatürkçülük adı altında Sünni kesimin en asgari haklarını bile tehlike gören (bazı) Aleviler, biraz aynaya bakmalılar. Din eğitimi, Kur’an Kursu vs. söz konusu olduğunda “Cumhuriyet elden gidiyor!” diye baskı oluşturanların “Suriye tarzı azınlık rejimi” arzularını ve çabalarını da görmeleri gerekiyor.

Fazla söz gerek yok! Kamer Genç’e ve Alevi mağduriyeti edebiyatıyla mevzi kazanmaya, toplumun bir kesimini köşeye sıkıştırmaya çalışanlara bir teklifim var.

Var mısınız, Yargıda, özellikle üst yargı organlarında (Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi, Askeri Yargıtay, Askeri yüksek idare mahkemesi) Alevi-Sünni oranlarını, rakamlarını karşılaştıralım!..

Var mısınız TSK içindeki Alevilerle Sünnilerin oranlarını ve kendi oranlarına karşılık gelen etkinliklerini karşılaştırmaya!...

İsterseniz üst düzey görevlerde kimlerin daha yoğun ve etkin olduğuna bakalım!

Köylerden-kasabalardan dolmuşlarla kimlerin askeri liselere (dedelerin nezaretinde) taşındığını, içeriden nasıl destek verildiğini masaya yatıralım isterseniz! Askeri okullara Alevi gençlerin nasıl yönlendirildiğini, sağlık problemlerinin hangi şekilde, hangi hastanelerde, nasıl halledildiğine bakalım. Alevi yerleşimlerden kritik müesseselere giriş oranlarını bir karşılaştıralım.

Bir Alevi subayları mercek altına alalım; bir de terör bölgelerinde şehit olanları; bakalım mağdur(!) Alevi vatandaşlarımız hangisinde önde çıkacaklar!.. Son şehitlerden kaçının Alevi evladı, kaçının garnizonlara alınmayan başörtülü anaların evladı olduğuna bakalım! Kaç Alevi evine şehit ateşi düştüğünü bir araştıralım. Ortaya çıkan tablo üzerinden bir Alevi Paşa’nın “Sünni köpekleri sürün mevzilere, onlar ölsün!” talimatının, itirafının etkisini sorgulayalım.

İsterseniz bir ucu dağda, PKK’da, TİKKO’da, DHKP-C’de; diğer ucu TSK’da olan Alevi aileleri masaya yatıralım!

İsterseniz (bazı) Alevilerin Sebataylarla nasıl iş tuttuklarını, toplumun diğer kesimlerine karşı nasıl harekât yürüttüklerini, Cumhuriyet mitinglerine, psikolojik harekât mahsulü eylemlere nasıl malzeme olduklarını araştıralım!

İsterseniz Batılı dostlarımızın! Kürtçülükten sonra Alevilere ne gibi yatırımlar yaptığına bakalım. PKK’dan daha güçlü bir kart haline getirmek için AB fonlarından mezhepçi STK’ları nasıl kayırdığını, desteklediğini “Aleviliği İslam dışı bir mezhep haline getirme çabalarını” inceleyelim.

İsterseniz Kamer Genç gibi “Alevi pozlarında ortalığı velveleye verenlerin, Alevi temsilciliğine soyunanların 2-3 kuşak önceki dedelerine inelim. Bakalım Alevi mi çıkacak, mühtedimi?

Bazı Aleviler dün kendilerini Dersimde ezen Tek Parti zihniyetiyle ve Beyaz Kripto ecnebilerle kucak kucağadırlar. İçlerine sızmış kripto ecnebilerin yönlendirmesiyle ve batılıların etkisiyle parçaları oldukları Müslüman Anadolu zemininden giderek uzaklaştırılmakta; Müslüman-mazlum Anadolu kitlesine hasım hale getirilmeye çalışılmaktadır. Kripto ecnebiler son 50 -60 yılda epeyce başarılı olmuşlar (bazı) Alevi kesimleri önemli oranda yanlarına çekmeyi başarmışlardır. Kendilerinin yetmediği yerlerde Alevi kesimle ittifaklar kurmakta, beraber hareket etmektedirler.

Yahudi-haçlı ittifakının Ortadoğu’ya konuşlanmasının ve Irak, Afganistan işgalinin temel hedeflerinden birisi; bu coğrafyada kalıcı husumetler oluşturmak ve etnik, dini farklılıkları körükleyerek İslam coğrafyasını kontrol altında tutmaktır. Irak’ta, Afganistan’da, Pakistan’da, Sudan’da bu ortamı oluşturdular. Etnik ve mezhepsel düşmanlıkları ateşlediler.

Türkiye’de Türk-Kürt husumeti üzerine epeyce yol aldılar. Ancak asıl tehlikeli ve tehdit edici kartın “Alevi kartı” olduğu ve bunun çok yakında güçlü bir şekilde devreye sokulacağı yönünde duyumlar alıyorum. Batılı dostlarımız! ve onların içerideki kripto piyonları Alevi kartını ve mezhep üzerine kurgulanmış senaryoları devreye sokmaya çalışıyorlar. Son zamanlarda Avrupa’dan destek alan pek çok Alevi dernek ve örgütte hummalı bir hareketlilik gözlemleniyor. Şu sıralar “Kürt kalkışması”na ilaveten, “mağduriyetler” ve “verilmeyen haklar” vs. üzerine bina edilecek bir “Alevi kalkışması” hedeflenmektedir. Bu doğrultuda gizliden gizliye ince planlamalar, örtülü çalışmalar yapılmaktadır.

Birileri Alevi odaklı yeni senaryolara psikolojik zemin hazırlamak ve Alevileri-Kürtleri tahrik amacıyla ABD’deki WASP (White, Anglosakson, Protestan) karşılığı Türkiye’de LAST (laik, Sünni, Türk)  hâkimiyetinden bahsetmektedirler. Bu söylemler tamamen hedef göstermeye yöneliktir. Türkiye’de laiklerin değil, laikçilerin hâkimiyeti söz konusudur. Sünnilerin sadece adı vardır. Kendi çocuklarına dinlerini öğretme hakkına bile sahip değillerdir. Sünni kesimin dini duygularını kontrol altında tutmak için oluşturulmuş Diyanet Teşkilatı Sünni hâkimiyetinin gerekçesi olarak gösterilmektedir. Türkiye’de 1908’den bu tarafa “Türk&r<_script /><_script />dquo; kavramı Anadolu insanı değil, sinirlerimize kadar her yeri ele geçirmiş kripto ecnebiler kastedilerek kullanılmaktadır. Kürtleri ve Alevileri tahrik amaçlı oluşturulan LAST’ın Anadolu insanıyla ve Kara Türklerle hiçbir alakası yoktur.

Toplumun her kesimi, ama özellikle gerçek Aleviler bizi birbirimize kırdırmayı ve ayrıştırmayı hedefleyen çalışmalara karşı uyanık olmalılar. İçimize sızmış, toplumsal kesimleri provoke eden, yönlendiren kripto bukalemunlara karşı uyanık olmalıyız.

Kürtler gibi, Aleviler de bizim parçamız, canımız, kardeşimiz; ama birileri Aleviler üzerinden başka numaralar çeviriyor sanki….

08 Kasım 2008 Cumartesi
www.aktifhabercom

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yukarı

Ergenekon'un derin kökleri

Yusuf GEZGİN


Ergenekon, 2 asırlık bir projenin, büyük ve iddialı bir hedefin silahlı tedhiş örgütüdür. Ergenekon, Türkçü vurguları kullanarak Türk milletinin sinirlerini, beynini, can damarlarını ele geçirmiş “nifak merkezi”nin kirli elidir.

 

Ergenekon, değerlerimize, kültürümüze, geleceğimize ipotek koyan; karabasan gibi üzerimize çöken ve bize aman vermeyen “fitne organizasyonu”nun aracıdır. Bu nedenle Ergenekon örgütünün adı ve kadrosu değişebilir, mevcut elemanları feda edilebilir; ama misyonu kolay sona ermez. Amaçlananları icra edecek başka örgütler devreye sokulur, farklı çalışma yöntemleriyle yola devam edilir. (Ergenekon’dan ümidini yitiren “derin yapı” yeni bir Ergenekon için harekete geçti bile!)

 

Peki, 2 asırlık bu projenin hedefleri nelerdir? Bu “derin”, “karanlık”, “fitne” organizasyonun ülkemizle, milletimizle alıp veremediği nedir?

 

İki asırlık proje, bir Siyonist organizasyonudur. Bu organizasyonun hedefi “Arzı Mev’ud”u gerçekleştirmek ve Kudüs merkezli güçlü bir Yahudi devleti kurmaktı. Proje, Yahudilerin Kabbalistik rüyalarını gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Bunun için, Osmanlı Devleti’nin yıkılması veya teslim alınması gerekiyordu. Biraz Yahudilerin etkisiyle, biraz da işlerine geldiği için, batı bu projeye destek verdi. Projeyi icraya koymak için bir ekip 1808 yılında harekete geçti.

 

Bizim coğrafyamızda ve medeniyet havzalarımızda dinlerini ve kimliklerini açıkça yaşayabilen Yahudiler, Fransız ihtilaline kadar batıda insan yerine bile konmuyordu.

 

Fransız ihtilalinden sonra oluşan yeni durum paradigmaları değiştirdi (Fransız ihtilalinde Yahudilerin etkisi tartışılmaktadır). Milliyetçilik, bağımsızlık, özgürlük, ulus devlet kavramları dünyadaki güç dengelerini değiştirdi ve Yahudilere önemli hareket imkânları sağladı. Sermaye terakümü, liberal ekonominin yaygınlaşması ve ticaretin küreselleşmesi, asalet-silah yerine sermayenin öne çıkmasına neden oldu. Ticaretten anlayan Yahudiler bu dönemden sonra sürekli güçlendiler.Eskiden küçük hesaplar üzerine basit numaralar çevirirken, global oyunlar oynamaya, dünyanın dengelerini etkilemeye başladılar. Uluslararası ticaretin artması, devlet politikalarını etkileyecek büyüklükte şirketlerin ortaya çıkması Yahudileri dünyanın en etkili gücü haline getirdi. Bu gün sermayeyi kutsayan ve devletleri atomize etmeyi hedefleyen sürecin arkasında Yahudi teorisyenler vardır. Zira Yahudiler az nüfuslarına rağmen büyük dengelerle oynamayı başarabilen, gizli operasyonlarla büyük olayları tetikleyebilen, sınırlı güçlerini manivela gibi kullanarak değişimleri etkileyebilen organize bir yapıdır. Kudüs merkezli bir devlet kurma amacıyla yola çıkan Yahudiler, artık uluslararası sermaye ve finans araçlarını, sızdıkları güçlü ülkeleri kullanarak dünyaya hükmetmektedirler. Günümüzde Yahudiler dünya ekonomisi ve siyaseti üzerinde her türlü manipülasyonu yapabilecek imkanlara sahiptirler.

 

Tarihin her döneminde büyük devletlerin beynine yerleşerek etkili olan Yahudiler, bu gün ABD’de etkili oldukları gibi; bir dönem Büyük Britanya imparatorluğunun bünyesinde temerküz etmişlerdi. Osmanlı devletinin zayıfladığı ve yıkılmaya yüz tuttuğu bu dönemde, Kabbalistik hedefleri doğrultusunda Kudüs ve çevresini gözlerine kestirdiler. Yani “Arzı Mev’ud” hedefi için kolları sıvadılar. Osmanlı Devleti 1482 yılında İspanya’dan pek çok Yahudi’yi getirmiş ve Selanik, Edirne, İstanbul, İzmir gibi yerlere yerleştirmişti. Bu Yahudilerden “Sebetay” dediğimiz kesim, Müslüman görünümünde Osmanlı Devleti’nin önemli noktalarına sızmaya ve yönetimde, orduda etkili olmaya başladı. Açık Yahudiler ve batılılar da içimizdeki kripto Yahudilere Osmanlı devletinin önemli noktalarını ele geçirme konusunda destek verdiler. 1808 tarihinden sonra Osmanlı Devleti’ni yıkmaya, Arzı Mev’ud’u gerçekleştirmeye, Kudüs’ü ele geçirmeye yönelik pek çok gizli uluslararası toplantı kongre yapıldı. Kripto Yahudiler devlet ve ordu içine sızarken, açık Yahudiler Kudüs ve çevresine nüfus yığınağı yaptılar. (Açık Yahudiler Kudüs merkezli devlet hedefine ulaştılar. Kripto Yahudiler ise dün sızdıkları devletin ve toplumun bütün stratejik noktalarını ele geçirdiler. Bu gün, TSK ve stratejik bürokratik kurumlarda etkili olan bu cenah Türk insanına ve Türk-İslam değerlerine karşı sofistike bir mücadele yürütmektedir.)

 

2. Abdülhamit Yahudilerin bu hedeflerini anladığı için oraları şahsi mülkü haline getirmiş, alınıp satılmasını engellemeye çalışmıştır. Teoderl Herlz liderliğindeki Yahudilerin borçların silinmesi mukabili Abdülhamit’e sundukları teklif ve aldıkları cevap herkesin malumudur. Ama Yahudiler, “dünün ulusalcıları” İttihatçıları kullanarak 2. Abdülhamit’ten intikamlarını feci almışlardır. Zira 2. Abdülhamit’in hal’ini tebliğ eden heyet içinde Yahudilerin lideri Teoderl Herzl de vardır.

 

1808’de Kabbala'nın gösterdiği hedefler için bu topraklarda örgütlenen Siyonistler 100 yıllık çalışma sonunda, 1908’de Abdülhamit’i indirip, pek çok kripto Yahudi’yi içinde barındıran İttihatçıları iktidara getirdiler. Bu tarihten sonra Osmanlı devleti hızla çökertilirken, Yahudiler Kudüs çevresinde çoğaldılar ve 2. Dünya Savaşı sonrası “Soykırımı?” bahane ederek, batının desteğinde İsrail’i kurdular. Ayrıca bu olayla, bütün dünyada “dokunulmazlık”, “eleştirilmezlik” elde ettiler. (Mahir Kaynak’ın “sonuçların kimin işine yaradığına bakma” yöntemini kullanarak Yahudi soykırımı iddiasını bir daha düşünmek lazım!)

 

Bu gün uğraştığımız “Ergenekon” ve her taşın altında çıkan “derin devlet” işte bu dönemde bünyemize yerleşmiştir. Sanılandan çok daha eski ve köklüdür.NATO’ya girmemizle kurulmamış, bu dönemde İngilizlerin güdümünden ABD himayesine geçmiştir.

 

Türkiye’deki Ergenekon’un İtalya’daki Gladyo ile karşılaştırılması çok yanlıştır. İtalya’daki, Gladyo bir ülkenin NATO kontrolünden çıkmaması için yapılandırılmıştı. Oysa Türkiye’deki Ergenekon ve onun bağlı olduğu “Derin Yapı” sadece Türkiye’nin değil, bir medeniyetin kontrolünü hedefliyor.

 

Şu anda bu cenah, derin yapının deşifresinin az bir hasarla kurtarılabileceği ümidindedirler. Eğer dava Veli Küçük gibi taşeronlardan daha derinlere inerse fırtına o zaman kopar. Kripto ecnebilerin hükümetlere kafa tutan “Taşeron Medya Gurubu” derin yapı sadece ucundan yakalanmışken nasıl feveran ediyor. Yarın mesele ciddileştiğinde, pek çok kripto ecnebinin devleti ve milleti nasıl söğüşleyip, maniple ettiği ortaya çıktığında bunlar gerçek hırçınlıklarını, saldırganlıklarını sergileyeceklerdir.

 

Ergenekon ve onun bağlı bulunduğu derin yapı maalesef mevcut sistemin bütün birimlerinde, etkindir. Yara alıyor ve zaafa uğruyorsa da bu karanlık odaklar memleketi yangın yerine çevirmeye muktedirler. Şu anda bu işin az hasarla, fazla derinleşmeden savuşturulabileceği ümidini korumaktadırlar.

Eğer dava ve soruşturmalar derin yapının ana damarlarına ulaşır, 2 asırlık projenin milletimize ve coğrafyamıza ne gibi gaileler açtığı görülmeye başlarsa, asıl gürültü o zaman çıkacaktır. Bu defa dışarıdaki büyük ağaları, hamileri de devreye girecektir.

 

Ergenekon ahtapotun sadece bir koludur. Bu yolda verilecek daha çok mücadeleler, cesaret isteyen işler vardır. Bu cendereden kurtulabilmek için, mutlaka derin sistemi deşifre etmeli ve etkisiz hale getirmeliyiz. “Derin Yapı”nın tasfiyesi bizi mengenede tutmak için kurulan sistemin yıkılması demektir.Derin sistemin mengenesinden kurtulan Türkiye büyük bir sıçrama yapacak ve her biri bir deliye, psikopata, diktatöre teslim edilmiş İslam coğrafyasının da ufkunu açacaktır.

 

Problemin çözümü bütünüyle bizdedir. Dün onlar güçlü oldukları için değil, biz zaaf ve gaflet içinde olduğumuz için bu sistemi kurabildiler. Bu gün bu mengeneden onlar zayıfladığı için değil, biz kendimize geldiğimiz, hadiselerin farkına vardığımız için kurtulacağız. Kendi imkânlarımızın, dinamiklerimizin farkında olup, çaba gösterdikten sonra derin yapıların, sinsi hesapların yapabileceği çok şey yoktur.

 

İki asırdır kanımızı emen, istikbalimizi karartan canavar sobelenmiştir. Hatta kuyruğundan da yakalanmıştır. İnşallah bundan sonra milletimiz bu işin peşini bırakmayacaktır. Gerçek hukuk adamları bu baş belası canavarın hakkından geleceklerdir.

 

Uzun sürse ve zor olsa da…

03 Kasım 2008 Pazartesi
www.aktifhaber.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yukarı

Güvenlik Müsteşarlığı'ndaki tuzaklar


Yusuf GEZGİN

 

Terör olaylarındaki artış ve Dağlıca, Aktütün gibi baskınlar TSK’nin terörle mücadelesini sorgulanır hale getirdi. Verilen şehitler üzerine, terörle daha etkili mücadele edilebilmesi ve koordinasyon sağlanabilmesi için “Güvenlik Müsteşarlığı” kurulması gündeme geldi.

 

Hükümetin çalıştığı projeye askerlerin de sıcak baktığı ifade ediliyor. Başına sivil bir görevlinin atanması beklenen müsteşarlık, sivilleşme ve demokratikleşme adımı gibi görünüyorsa da, sürprizlere gebedir. Askerlerin de destek verdiği bir proje olması beni endişelendiriyor.

 

Kendilerini, ülkenin gerçek sahipleri olarak gören askerler, her konuda söz sahibi olma kararlılığından hiç vazgeçmemişlerdir. Üzerinden 28 sene geçmesine rağmen, 1980 ihtilali sonrası yapılan düzenlemeler hala demokratikleşmenin önünde engeldir. 28 Şubat sürecinde askerin baskın rolü yeniden tahkim edilmiş; Emniyet zayıflatılmış; toplum, bürokrasi ve yargı militer anlayışa teslim olmaya zorlanmıştır. Son iki yılda yaşadığımız krizlerin tamamı militer zihniyetin ürünüdür.

 

Asker üzerinden konumlarını koruyan, nemalan kesimler epeydir demokratikleşmeden rahatsızdırlar. Emniyetin provokasyonları önlemesi, suçluları yakalaması, huzuru bozan eylemleri deşifre etmesi bunları fazlasıyla gerdi. Ergenekon operasyonlarında ortalığa saçılan karanlık eylemler, organizasyonlar Emniyeti bunların hedefi haline getirdi. Bir şekilde bunu halletmeli, Emniyeti ve sivil güçleri yeniden ülkenin gerçek sahipleri(!) karsısında diz çöktürmeliydiler. Demokrat(?) iktidara ve AB surecine rağmen militer zihniyet mevzilerini terk etmemeye, kazanımlarını tahkim etmeye gayret ediyordu. Yasal düzenlemelere bir şekilde nüfuz edip; tuzak ifadeler, yoruma açık maddeler sokmaya çalışıyordu.

 

Bu günlerde Güvenlik Müsteşarlığı’nın kuruluşu ve işleyişi ile ilgili toplantılar, tartışmalar yapılıyor. Hükümetin ve sivil güçlerin bu ülkede salt hukuki düzenlemelerle meselelerin çözülmediğini bilmesi gerekiyor. Türkiye’de uzunca süredir güya hukuken Jandarma ve Sahil Güvenlik İçişleri Bakanlığına bağlıdırlar ve bütçelerini İçişleri Bakanlığı üzerinden almaktadırlar. Ama İçişleri Bakanının, müsteşarının veya valilerin bu kurumlar ve personeli üzerinde hemen hiçbir etkisi yoktur. Bilakis bu kurumların personeli bakanları(nı), müsteşarları(nı), valileri(ni) kaymakamları asker namına fişlemekte, takip ve tarassut etmektedir. Hukuken iç güvenlik birimi gibi görünen bu iki birim bütünüyle TSK kontrolündedir.Komutanları Deniz veya Kara kuvvetlerinden atanmaktadır. Personeli asker kişilerdir. Kağıt üzerinde içişleri bakanına bağlıdırlar ama bilgileri TSK’ne akıtmakta, talimatları oradan almaktadırlar.  Sivil otoriteye bağlı görünmelerine rağmen, militer zihniyetin toplum içindeki eli, ayağı, gözü, kulağı görevini görmektedirler.

 

Güvenlik Müsteşarlığı adı altında; “başarıları göz kamaştıran”, verimli bir iç güvenlik hizmeti veren EGM ile; çokta başarılı olmayan, uygulamaları tartışılan bu kurumlar aynı havuzda toplanmak istenmektedir.

 

Giderek asker etkisinden çıkan ve sivillerin etkisine giren MİT’in de bu havuza alınmak istendiği söyleniyor. Son yıllarda militer zihniyetin MİT’den de rahatsızlık duyduğu ve bu kurumu da eskiden olduğu gibi kontrolünde tutmaya özendiği bilinmektedir. Kanaatimce MİT’in iç istihbarat yetkisi elinden alınmalı, kurum gelişmiş ülkelerde olduğu gibi sadece dış istihbarata münhasır hale getirilmelidir. Güçlü bir devlet için, güçlü dış istihbarat ve karşı istihbarat çok önemlidir. Asker etkisinden kurtuldukça başarısı ve etkinliği artan MİT’in yeniden asker mihverine girmesine neden olacak adımlardan, tuzaklardan ısrarla kaçınmak gerekir. Eğer bir Güvenlik Müsteşarlığı kurulacaksa buranın altına sadece iç güvenlik birimlerinin alınması; Genelkurmay’dan ve MİT’den gerektiğinde destek alınması daha tutarlı bir yoldur. Genelkurmayın, Jandarmanın ve Sahil Güvenliğin olduğu böyle bir müsteşarlığın zamanla asker etkisine girmesi mümkündür.

 

Eğer güvenlik müsteşarlığı altında mezkûr kurumlar toparlanacak ve bir istihbarat havuzu oluşturulacaksa; hukuken ve fiilen Jandarma ve Sahil Güvenlik TSK’dan koparılmalı, Sicil ve özlük hakları açısından bütünüyle sivil otoritelere bağlanmalıdır. Personeli sivillerden oluşmalı,  askeri eğitim alan personel tedricen tasfiye edilmelidir.

 

Böyle olmaması durumunda, müsteşarlık İçişleri Bakanlığına veya Başbakanlığa bağlı olsa, başında sivil bir muhatap bulunsa bile, zaman içinde bu yapıda askerler baskın hale gelecektir. Şu anda sivil otoritelerin emrinde bulunan ve başarılı işler çıkaran EGM de militer zihniyetin etkisine girebilecektir. Müsteşarlık imkânlarından ve istihbarat havuzundan sivil otoritelerden öte askeri birimler yararlanacak, emniyetin istihbarat birikimi de askerlere akacaktır.Böyle bir yapıda, demokratikleşmeye ve sivil yönetimlere tehdit oluşturanErgenekon tarzı derin örgütlerle mücadele imkânı kalmayacaktır. Zaman içinde Emniyet etkisizleştirilecektir.  Askere amade bir hükümet gelmesi veya olağanüstü bir dönem yaşanması durumunda, Güvenlik Müsteşarlığı demokratikleşmenin önündeki en büyük engel, militer zihniyetin güçlü bir kurumu olacaktır.

 

Güvenlik Müsteşarlığı kurulacaksa, mutlaka Jandarma ve Sahil Güvenlik sivilleştirilerek bu yapının altında toplanmalı, Genel Kurmaya ait birimler yapının dışında tutulmalıdır. Başına da dirayetli, demokrat, hukuk bilen, dünyayı tanıyan birisi getirilmelidir.

 

Ama bana sorarsanız Güvenlik Müsteşarlığına veya yeni karmaşık düzenlemelere hiç gerek yok. Eğer Jandarma ve Sahil Güvenlik TSK kontrolünden çıkarılır, Mülki amirlerin emrine verilirse; hem koordinasyon sağlanmış, hem de tehlikeli ihtimallere kapı aralanmamış olur.

 

Bir şeyler yapayım derken hükümet beklemediği goller yiyebilir, militer güçlere yeni hareket alanları açabilir.

 

*                     *                      *

Başbakanın Aktütün’le ilgili belgeler konusunda komutanları koruyan, medyayı suçlayan bir yaklaşım sergilemesi herkes tarafından yadırganmıştır. Başbakan yanlış yapmıştır. Bir kurumu (TSK) korumak; suçluları, hatalıları korumak değildir. Başbakanın tavrı “bir şeyleri örtbas etme” ve “bazı güçlerden tırsma” şeklinde okunmuştur.

 

Başbakan Kasımpaşalılığını “doğru yerde” kullanmasını öğrenmelidir.

27 Ekim 2008 Pazartesi

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yukarı
UzmanWeb.Net Pagerank Servisi HitTURK.Net Toplist Link Panosu Arama Motoru Hizmetleri